Ne yazık ki Allah’a inanan insanlar bile yer yer dengeyi koruyamayabiliyorlar. Şurasını unutmamak gerekir ki eğer bir hâdise haber yapılırken hakikat tam olarak ifade edilmiyor ve bir kısım hilâf-ı vaki beyanlar ve mülâhazalar ortaya konuluyorsa, iddia edilen şeylerin aksinin ortaya çıkmasıyla birlikte ciddi bir kredi kaybı yaşanacak ve haber, haberi yapanların yüzüne çarpılacaktır.
Dolayısıyla önü arkası net bilinmeyen konularda mülâhaza dairesi açık bırakılmalı, ortaya çıkan meseleler iyice anlaşılmadan işin içine girilmemeli, şişirme haberlerden uzak durulmalı, yapılacak yorumlarda itidalli olunmalıdır. Böylece hem insanlar yanıltılmamış olur hem de güven zedelenmesinin ve itibar kaybının önüne geçilmiş olur. Üstelik arkadan gelecek tarihçilere ve analizcilere de doğru malzemeler bırakılmış olur.
Başkaları bunların hiçbirisine dikkat etmeyebilir. İnsanların onur ve şerefleriyle oynayabilir. “Çamur at, izi kalsın.” mantığıyla hareket ederek nicelerinin itibarlarını sarsabilir. Bunlar karşısında bizim elimizden de hiçbir şey gelmeyebilir. Fakat başkalarına sözümüz geçmese de biz, onlar gibi olamayız/olmamalıyız. Bize düşen, her zaman doğrulara tercüman olmak, her şeyi doğru olarak vaz’ etmek, doğru olarak seslendirmek ve doğruluktan hiç ayrılmamaktır.
Öte yandan, bazı konular, insanların özel hayatıyla ilgilidir. Allah, insanları birbirlerinin gizli hâllerini ve ayıplarını araştırmakla mükellef tutmamıştır. Tecessüste bulunmak yani insanların mahrem ve gizli yönlerini araştırmak İslâm’da haram kılınmıştır. İnsanların bir kısım günahlarına muttali olunduğunda da –başkalarına zarar vermediği sürece– yapılması gereken, bunları ifşa etmek değil gizlemektir.
Mesela şahsi bir günahın işlendiğini gören kimsenin ilgili mercilere bunu bildirmesi bir vazife olmadığı gibi bildirmemesi de günah değildir. Aslında böyle bir fiili gören kimsenin bunu gizlemesi bir fazilettir.