Keşke basın yayın kuruluşları ve devlete ait ilgili müesseseler bir araya gelerek belirli ilkeler üzerinde mutabakat sağlayabilseler. Havayı germeme, etik kurallara riayet etme, doğru habercilik yapma, insanların haysiyet ve şerefiyle oynamama gibi bir kısım kurallar üzerinde –Jean Jacques Rousseau’nun ifadesiyle– bir “sosyal mukavele” yapabilseler. Sorumsuz davranmayacaklarına, ulu orta hareket etmeyeceklerine, halkın hassasiyetlerini gözeteceklerine dair birbirlerine bazı taahhütlerde bulunsalar. Yaptıkları yayınların tabana indiğinde ne tür neticeler hâsıl edeceğini daha baştan hesaplasalar. Çatışma ve kavgaları tetiklemek yerine birlik ve beraberliği güçlendiren yayınlar yapabilseler. Tansiyonu yükselten ve insanları geren programlardan ve haberlerden uzak dursalar.
Basın Kanunu ve ilgili mevzuatta yer alan maddelerin milimi milimine uygulanıp, bu kuralları ihlâl edenlerin caydırıcı şekilde cezalandırılması çok önemlidir. Fakat daha önemlisi, bu maddelerin benimsenmesi ve bunlara riayet edilmesidir. Bu yüzden medya kuruluşlarında çalışanları bu konuların önemine inandırma, medya etiği hakkında bir kamuoyu oluşturma ve onların da kabul edebileceği şekilde bir mukavele imzalama çok önemlidir.
Ne var ki daha önceki yıllarda demokrasi istikametinde onca mesafe kat etsek, demokratik değerler adına ciddi inkişaflar ortaya koysak da şu anda toplumun böyle bir mukaveleye açık bulunduğundan söz etmek mümkün değildir. Maalesef günümüzde toplumun genel hissiyatı ve sosyal yapısı, bu konuda arzu edilen gelişmeleri gerçekleştirmeye müsait değildir. Zira düşünce enginliği ve vicdan genişliği açısından arzu edilen kıvamda olduğumuz söylenemez.