Nitekim biz, bugün geriye dönüp baktığımızda, “Allah’ım, Hazreti Ebû Bekir’den, Hazreti Ömer’den, Hazreti Osman’dan ve Hazreti Ali’den bin defa razı ol! Onlar, bize ne müthiş bir miras bırakmışlar! Sonsuz merhametinle kendilerine ihsan etmiş olduğun lütufları öyle bir değerlendirmişler ki, onları yedi veren, yetmiş veren başaklar hâline getirmişler.” diyor, onları hayırla yâd ediyoruz.
Öte yandan, hak hukuk tanımayan, milletin malını gasp eden, helâl-haram demeden eline geçirdiğini yiyen kimseler ise arkadan gelenler tarafından lânetle anılacak ve;
sözleriyle yâd edileceklerdir.
Bu açıdan insan, ötede mahcup duruma düşeceği ve utancından yerin dibine geçmek isteyeceği işler yapmamalı; her zaman tertemiz yaşamalı, tertemiz hâlde ötelere yürümelidir. Özellikle gelecek nesillere ulaştırma adına omuzlarında büyük bir emanet taşıyan insanlar, dünyanın değil Allah’ın talibi olmalı, eteklerini dünyanın levsiyatıyla kirletmemeli ve “Allah’ım, beni Sensizliğe mahkûm etme!” demelidir. Onlar, hep bu mülâhazayla yaşamalı ve bu mülâhazayla ölmelidirler. Zaten güzel bir sözde de ifade edildiği üzere bir insan nasıl yaşarsa öyle ölür, nasıl ölürse öyle haşr edilir ve nasıl haşr olunursa ötede gideceği yere öyle gider.25
“Unutma, Ölüm Çıkıp Gelir Bir Gün Ansızın”
Hazreti Pîr, bir yerde, “Eyvah! Aldandık. Şu dünya hayatını sabit zannettik. O zan sebebiyle de bütün bütün zayi ettik. Evet şu güzerân-ı hayat bir uykudur; bir rüya gibi geçti. Şu temelsiz ömür dahi bir rüzgâr gibi uçar gider…”26 sözleriyle dünyanın fani ve zâil yönüne dikkat çekerken, başka bir yerde ise;