Bu âyet-i kerimenin, lafz-ı celâleden sonra vakıf (durak) olup olmamasına göre iki farklı yorumu yapılmıştır. Yukarıdaki mealde, vakıf olmasına göre mânâ verilmiştir. Buna göre Yüce Allah, ilimde derinleşen ulemanın, mânâsında açıklık bulunmayan müteşabih âyetlerin yorumunda detaya inmekten sakındıklarını ve onun gerçek anlamını Allah’a havale ettiklerini bildirmektedir. Burada durulmayıp vasıl yapıldığı zaman ise şu şekilde mânâ vermek mümkün olur: “Müteşabih âyetlerin gerçek yorumunu hakiki mânâsıyla Allah ve nisbi mânâsıyla da ilimde rüsuh bulmuş âlimler bilirler.”
Ulema Geleneği
İşte bu anlamıyla gerek asr-ı saadet’te gerekse sonraki dönemlerde büyük âlimler yetişmiştir. Onlar istidat ve kabiliyetlerine göre bir veya birkaç alanda çok derinleşmişlerdir. Mesela bir Hazreti Ebû Bekir’in derinliğini anlayabilmemiz pek mümkün değildir. Belki o da engin bir tevazu ve mahviyet içinde olduğundan kendisi kendi derinliğinin farkında değildi. Bu yüzden detaya ait bazı meseleleri bile gelip Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) soruyordu. Mesela O’na gelip, giydiği entarisinin eteğinin uzun olduğunu, bunun kibir sayılıp sayılmayacağını soruyordu.52 Zira o, ilminin enginliği ve derinliği ölçüsünde fevkalâde mütevazi idi; tam bir mahviyet ve tevazu insanıydı. Çünkü o, bütün hayırların sırlı anahtarının tevazu, bütün kötülüklerin şerli anahtarının da kibir olduğunun şuurundaydı.