İçeriğe geç

Hz. Mevlâna, Divan-ı Kebir’inde böyle bir ilâhî cezbe ile erdiği vuslatı: بِبَرَدْ عَقْلُ و دِلَمْ عَشْقِ بُرَاقِ مَعَانِي matlaıyla başlayan uzun bir şiirinde şöyle seslendirir: “Mânâların aşk burağı, aklımı da gönlümü de alıp götürdü. Onları nereye götürdüklerini bana sor.! Onları senin bilemeyeceğin bir tarafa, ötelere götürdü. Bu sayede ben öyle bir revak ve kemer altına ulaştım ki, orada ne ay var ne de gökler. Öyle bir dünyaya eriştim ki, orada dünya da dünyalığını yitirmiş… Cân, bî kem u keyf, Süheyl yıldızı gibi Rükn-ü Yemânî tarafından görününce, ay da görünmez olur güneş de yedi göğün kutbu da.. evet, Cânın nuru (sübühât-ı vech) onların hepsini bastırır…”

Zılliyet planında gerçekleşen böyle bir urûc ve vuslat, asliyet çerçevesinde, Hz. Ruh-u Seyyidi’l-Enâm’ın (aleyhi ekmelüttehâyâ) miraç serancamesinde Süleyman Çelebi tarafından:

Bir fezâ oldu o demde rûnümâ,
Ne mekân var anda ne arz u semâ…

sözleriyle dile getirilir. Ne var ki, cüz’iyet dairesinde ve zılliyet planındaki bir urûcla, umum insanlık hesabına külliyet dairesinde ve asliyet planında gerçekleşen bir miraç arasındaki fark da, nebi ile veli arasındaki fark kadar büyüktür.

Vâsılûnun diğer kısmına gelince onlar, vahdet deryasında istiğraklarını yaşadıktan sonra, yani nefis ve enaniyet cihetiyle yokluğa erip, tasavvufî ifadesiyle “fenâ fillâh”a mazhariyeti duyup tattıktan sonra, ihraz ettikleri hâl ve makamların menfezleriyle ruhanî haz ve zevkleri adına bütün ihsaslarını başkalarına da duyurmak ve elde ettikleri pâyeleri müstaid ruhlarla paylaşmak için “mahv” deryasında eriyip gitmeyi “sahv” ufkunda dirilip diriltmekle taçlandırır ve peygamberlere tam vâris olmanın gereği olarak döner, bizim ufkumuza tenezzül ederler.

11