Hakikî insan olmayı harikulâdeliklerde gören, herkesten farklı ve fâik görünme gibi lüksleri bulunan çocuk-meşrep kimseler ekseriya bu kabîl şeylere açık olduklarından, hatta bazıları itibarıyla hırslı bir beklenti içinde bulunduklarından, şeytan, böylelerine bir-iki doğruya yakın ilkaâtı birer yem olarak kullanmak suretiyle, yüzlerce bâtılı hak gösterebilir ve ömür boyu böylelerini değişik yalanları arkasından koşturabilir. Bu konuda aldanmamanın biricik yolu, Sahib-i Risaletin (aleyhissalâtü vesselâm) vesâyeti altında Hak rızası hedefli yaşamaktan, keramet ve zevk-i ruhanî dahi olsa Hakk’a kullukta fevkalâde beklentilere girmemekten geçer.
Bazıları, ilâhî vârid ve melekî mevhibeleri, –vahyin bidâyetinde Efendimiz’de görüldüğü gibi2– beraberinde bir üşüme ve titreme hâlinin hâsıl olacağı ve onu da ruhanî bir haz ve itminanın takip edeceği; aksine şeytanî vâridlerin de, her zaman bir şaşkınlık, bir telaş ve bir aşağılık hissiyle sonuçlanacağı şeklinde, bunları bir kısım emarelere bağlamış iseler de, bunun her zaman böyle cereyan edeceğini söylemek çok zordur. Bu itibarla da bize, Allah’la münasebetlerimizi hiçbir zaman bu kabîl mazhariyetlere bağlamamak, kulluğumuza mukabil O’na karşı alacaklılar gibi davranmamak, aksine derin bir ubûdiyet şuuruyla hemen her zaman verecekliler gibi hareket etmek; hayatımızı Kitap-Sünnet çerçevesinde sürdürmeyi O’nun bize en büyük mevhibe ve vâridi saymak ve fevkalâdeden zuhûrât yerine, Hak rızasını esas almak düşer.
Dipnotlar
- 2Bkz.: Buhârî, bed’ü’l-vahy 3, bed’ü’l-halk 7; Müslim, îmân 252, 254.