Aslında, insanın hilâfeti de onun, kalbi itibarıyla ve melekûtla münasebeti açısındandır. Onun zâhiri mülk, bâtını ise melekûttur. Kâinatlarla Arş, arzla Kâbe arasında da aynı şeyler söz konusudur. Melekûta açık bir kalb sahralardan daha geniş, mülk itibarıyla koca bir ceset ise fincandan daha dardır. Mülk hissin kesafet mahalli, melekût letâifin inbisat sahasıdır. Melekûtî vâridât her ruhun serveti, kuvveti ve temelidir ve hiçbir kimsenin bundan müstağni kalması da mümkün değildir. Bu itibarla da, melekûttan kopan ruh, bütün bütün kaybetme vetiresine girmiş sayılır.
Mülkün de, melekûtun da mazhar-ı tâmmı, mümessil-i hâssı Hz. Ruh-u Seyyidi’l-Enâm’dır (aleyhi ekmelüttehâyâ). O, zâhiriyle en kâmil şekil, suret ve sîretin bâtınıyla da, ruh-u İslâm’ın benzersiz temsilcisidir. Miraç bu ufkun bir kerameti, bir mucizesi ve bir inkişafıdır. Evet O, miracıyla hem mülk hem de melekûta ait müşâhede, mükâşefe ve muayenelerin en erilmezlerine ermiş, yer ve gök ehlinin medar-ı fahri olma pâyesine yükselmiştir.
Hakk’ı müşâhedenin değişik mertebe ve basamakları vardır. Tevhid-i ef’âl ufkundan müşâhede bu mertebelerin ilki, tevhid-i sıfât zirvesinden müşâhede ikincisi, tevhid-i Zât şâhikasından duyup zevk etmek ise sonuncusudur. Ne var ki, bu seviyedeki müşâhedelere mâni bir kısım perdelerin mevcudiyeti de beşer tabiatının muktezasıdır. Evet hissî, hayalî, vehmî bazı hicaplardan tutun da şer’î kriterlere riayet edememe, Sünnet muvazenelerini koruyamama ve şatahata girme… gibi hususların her zaman insanın karşısına çıkıp onu engellemeleri söz konusudur.