İçeriğe geç

İlm-i ledün, her zaman zâhirî şer’e muvafık olmayabilir. Bu gibi durumlarda meşhûdâtlarını “usûlüddîn” prensipleriyle tashihe tâbi tutmayanlar, bazen yanılabilecekleri gibi, kendilerine tâbi olanları da yanıltabilirler. Keşif ve ilhamlarını muhkemâta göre tesbit edenler ise her zaman, berzahî ufuklarıyla mülk ve melekûtu birden görür.. dünya ve ukbâyı bir vâhidin iki yüzü gibi müşâhede eder.. ve tilmizlerine gayb u şehadet âleminin vâridâtından ne kevserler ne kevserler sunarlar.!

Kur’ân-ı Kerim, Kehf sûresinde bu mazhariyeti haiz, Allah’ın has bir kulundan bahsederken –Sünnet-i Sahiha bunun Hızır olduğunu söyler2“Orada bizim seçkin kullarımızdan, has bir abdimizi buldular ki, Biz onu nezdimizden hususî bir merhametle şereflendirerek kendisine (ilâhî esrar) ilmi öğretmiştik.”3 şeklinde bir açıklamada bulunur. Tasavvuf erbabına göre işte bu ilim, ilm-i ledündür.. ve Hz. Musa gibi “ulü’l-azm” enbiyâdan birisi, temelde, ilâhî bilgilerde tam metbû olmasına rağmen, münhasıran ilm-i ledün çerçevesinin belli bir motifinde Hz. Hızır’a tâbi olarak o ilmin ihata alanını görmeye çalışmıştır. Sahih-i Buhârî’de bu farkı ortaya koyan şöyle bir rivayet vardır: Hızır, Hz. Musa’ya “Yâ Musa, ben, Allah’ın bana öğrettiği öyle hususî bir ilme mazharım ki, sen onu bilemezsin; sen de öyle bir ilimle serfirazsın ki, ben de onu bilemem.”4 der.

24