İçeriğe geç

Feyz-i mukaddes, takdis edilmiş feyiz mânâsına gelip, bütün mümkin varlıkları, âyân-ı sâbitedeki hakikatleri çerçevesinde, irade ve meşîet-i ilâhiyenin haricî vücuda çıkarma tecellîsinden ibaret görülmüştür.

Mevzuu şu şekilde takdim de mümkündür: Feyz-i akdesle hakâik-i mümkine, var olmanın misalî satırlarına, sahifelerine ve risalelerine akseder; feyz-i mukaddesle ise, haricî vücud urbalarını giyerek Levh-i Mahv u İsbat’ın harf, kelime, cümle ve kitapları şeklini alarak daha farklı bir buudda Hazreti Müşâhid-i Ezelî’ye âyinedarlık etme seviye ve pâyesine yükseltilmiş olur. Bu iki tecellîdeki farkı şöyle de vaz’etmek mümkündür: Âyân-ı sâbite –ileride üzerinde genişçe durma niyetiyle şimdi geçiyorum1– ile onlardaki kabiliyetlerin levha levha ilm-i ilâhîde ilk taayyün sonrası sübutlarının esası olan tecellîye feyz-i akdes; âyân-ı sâbitedeki bu varlıkların, istidatlarına göre haricî vücud kazanmalarındaki fâiliyet perdesi tecellîye de feyz-i mukaddes denmektedir. Sofîler de bunu böyle kabul etmekte ve âyân-ı sâbiteyi ilmî vücudları itibarıyla feyz-i akdes, haricî vücudları açısından da feyz-i mukaddes tecellîsi olarak görmektedirler. Onlara göre, ilmî vücud haricî vücuddan farklı olduğu gibi, bu iki vücud türünün dayandığı kaynaklar veya mahall-i tecellîler de birbirinden farklı olmalıdır.. ve farklıdırlar da: Feyz-i akdesde, âyân-ı sâbite ve onların istidatları birer ilmî vücuddan ibaret olmasına karşılık; feyz-i mukaddesde, hem âyân hem de bu ayn’ların lâzım ve tâbileriyle görülen, duyulan, sezilen ve keşfedilip muttali olunan, bütün bir mükevvenâttır.

Felsefeciler, feyiz konusunda sofîlerden oldukça farklı düşünürler. Konumuz olmasa da, ilk hakîmlerden itibaren bu mevzu etrafındaki düşüncelere de kısaca göz atmak istiyoruz:

50