İçeriğe geç

Haslar üstü hasların firarı ise, sıfâttan Zât’a ve Hak’tan yine Hakk’adır ki, her zaman: أَعُوذُ بِكَ مِنْكَ“Senden yine Sana sığınırım.”6 der, heybet ve mehâbet soluklarlar.

Bu firarların hemen hepsi de gidip bir iltica, bir himaye ve bir i’tisamla noktalanır. Firar, firar edenin ruh derinliği ile mebsûten mütenasip (doğru orantılı) olduğu gibi, netice itibarıyla varılan nokta da farklı farklıdır.

Birinciler, otağlarını mârifet yamaçlarına kurar, zerreden güneşlere kadar her şeyle O’nu hatırlar, O’nu anarlar.. ölçüleri aşan isteklere girer ve olmayacak şeyler düşlemeye başlarlar.. ve derken, vicdanlarında: مَا عَرَفْنَاكَ حَقَّ مَعْرِفَتِكَ“Seni hakkıyla bilemedik.”7 gerçeğini duyar ve dillerinde:

اِعْتِصَامُ الْوَرٰى بِمَعْرِفَتِكَ…..عَجَزَ الْوَاصِفُونَ عَنْ وَصْفِكَ
تُبْ عَلَيْنَـا فَإِنَّنَا بَشَـرٌ…..مَـا عَرَفْنَـاكَ حَقَّ مَعْرِفَتِكَ

“Varlık Senin mârifetinin peşinde, erbâb-ı lisan Seni vasfetmekten âcizdir. Gel tevbemizi kabul buyur; buyur ki, biz birer beşeriz, Seni hakkıyla bilemedik.” sözleriyle kendilerinden geçerler.

İkinciler, her an ayrı bir mârifet deryasına yelken açarlar ve hep ayrı ayrı vâridâtın televvünâtıyla ömür sürdürürler. Sürdürürler ama, bir türlü berzahlardan kurtulup tam hayret ufkuna da ulaşamazlar. Gözleri sürekli suûd merdivenlerinde, arşiyeden arşiyeye uçar ve sukut tasavvurundan tir tir titrerler…

Üçüncüler hâlin gelgitlerinden kurtulmuş, başları her an hayretin ayrı bir derinliğinde ve gözleri “Şerâb-ı aynemâ” ile mahmur öyle mestlerdir ki, içinde bulundukları durumdan, –ihtimal– İsrafil’in sûruyla bile kendilerine gelemezler. Duygu, düşünce ve tahayyüllerinin derinliğini, ancak yine kendileri gibi mest olan biri ifade edebilir:

اٰن خيَالاتي كه دَامِ اَوْلِيَاسْت…..عَكسِ مَهْ رُويَانِ بُستَانِ خُدَاسْت

“Evliyâullaha tuzak olan o hayaller ise, Hudâ bahçesinin ay yüzlülerinin cemallerinin yansımasından ibarettir.”

31