Dehşet Ve Hayret
Aşk u şevk vadilerinde seyahat eden hak yolcusu, zaman zaman aşk ateşiyle yanar durur, zaman zaman da Sevgili’nin sunduğu ölümsüzlük şarabını içer ve şevk u tarabla coşar.. yanıp gezerken “Ey sâkî aşkın od’una yandıkça yandım bir su ver!” der inler; Sevgili’nin aralanan kapısını iştiyakla süzerken de “Parmağım aşkın balına bandıkça bandım bir su ver!” der, yalvarır ve “mezîd” ister.
Yolcuda, yolculuk düşüncesi, dünya endişesi ve mesafeler mülâhazası bâki kaldığı sürece; tabir-i diğerle, yolcu tecellî-i esmâ ve sıfâtı aşıp tecellî-i Zât’la şereflendirileceği “ân”a kadar, ateş ve şürb, yanıp-yakılma ve perde arası cilvelerle وَسَقٰيهُمْ رَبُّهُمْ شَرَابًا طَهُورًا“Rabbileri onlara tertemiz bir şarap sunmuştur.”1 nasibini alıp mârifet vadilerinde “mezîd” arama devam eder. Böyle bir sinede her yeni vâridât, yeni yeni iştiyak menfezleri açar.. her açılan menfezden onun gözüne-gönlüne ışıklar akar gelir. Onun duygu ve düşüncesi, eşya ve gönlü arasında bir tığ gibi işler ve kendi mârifet kanaviçesini örer.
Bir arının; çiçeklere bal olma yolunu açıp onları peteklere taşıması gibi, o da esmâ ve sıfât-ı ilâhînin tecellîleriyle salınan çiçekleri gönlüne taşır, onları vicdanın kadirşinâs imbiklerinden geçirir.. kirpiklerinin gidip ta sıfât hüzmelerine iliştiğini duyar gibi olur.. ve “Zât!” der, kendini hayret ve dehşete salar…
Gülistan sahibinin:
Dipnotlar
- 1 Dehr sûresi, 76/21.