İçeriğe geç

Gelip geçmişlerin feyizli meclislerine, sofra sofra saadetlerin önüne serildiği yüksek saraylara, hem de uhdesine almış olduğu ağır bir yükten kurtulmuş olarak ermek, ruhun ebedî emeli ve gönül denen muammanın tek vesile-i itmi’nanıdır. Ruh bütün hayat boyunca, beden kafesinden kurtulup bulutları aşmak ve Lâhut âlemine doğru uçmak için çırpınıp durur. Ölüm onun azadı, terhisi ve kendine dönüşü olur ki, binde birlerle ancak duyduğu, gördüğü, tattığı kayıtlılıktan kurtulup Hüdâ’ya ait esrarı birden görür, duyar ve doyar. O esrarın tercümanının dilinde, gözün görmediği, kulağın işitmediği ve hiçbir kâlbin kavrayamadığı, o sonsuzluğun, sonsuz, turfanda güzelliklerini, ruh; bu kayıtsızlıkla, hem hafifliğine denk bedenini dahi alıp yükseltmek suretiyle, beka bulmuşların rasathanesinden seyredip kendinden geçer. Eli kolu bağlı bîçare esirler için bundan daha büyük saadet tasavvur edilir mi?

İşte ihtiyar, elinde olarak veya olmayarak böyle düşünme ve böyle görmeye yükselmiş; hayatının her anında yüzlerce seneyi sıkıştıracak hâle gelmiş, Allah’ın en bahtiyar bendesi ve çevresi için de bir vakar âbidesidir. İnsanların çocukluk heveslerine hitab eden bütün gelip geçici teylerden sıyrılmış; herşeyde İlâhî isimlerin titreşip durduğunu, bu taş ve toprak ülkesinin tamamen öte hesabına işlettirdiğini hicapsız müşahede etmiş ve bilûmum duygularıyla bezme girmiş, fena âlemin ekşi yüzünden baki tebessümler arz eden canlı bir tablodur ihtiyar…

Alnının parlaklığını, gözünün uhrevî sürmesini, esrarengiz yolların, ufunetli dehlizlerin tozu toprağı bozamaz, kirletemez. O, îmânının derecesine göre buraları uçarak geçer ve kâlbinin ziyasıyla sürçmeden yürür gider.

171