Bir düşünün, gözü dolu bulut ana, üzerimize ağlamasa, nice olur hâlimiz? Ya o da denizler gibi cimri olsaydı; güneş vurmadan incelmese, buharlaşmasa ve yukarı uçmasaydı. Ya o, öyle mi? Yaz demez, kış demez, bahar demez, güz demez daima ağlar…
Nebîsinin diliyle Hakk; millet haysiyetini, memleket namusunu görüp gözeten göze denk tutar ağlayan gözü. Zaten Ağlamayan gözden sana sığınırım dememiş miydi?.. Tıpkı şeytanın hilelerinden, hasis duyguların ezip geçmesinden Allah’a sığındığı gibi…
Ermişin nazarında gözyaşları, Cennet pınarlarından daha değerlidir. Zira o damlalar, tamuyu söndürecek bir iksir sayılır Rahmeti Sonsuz’un katında…
Hakk’ın sâfî Nebîsi Âdem (as) saadet kâsesini gözyaşları ile doldurup içmedi mi?..
Dertli Nebî, tûfan Peygamberi (as) o katrelerle âlemi sele vermedi mi? Yaradılış esrarına ilk dokunan Mevlâ’nın Halîl’i Hasbî, Hasbî diyerek gözyaşlarıyla ateşi berd ü selâm1 etmedi mi?
O incelerden ince, Hakk esrarının merkezleştiği, Faraklit müjdecisi Ruhullah’ın hâli hep ağlamak değil miydi?
Mâsum Resûl Dâvud (as)’ın ağlamalı feryadı değil miydi ki, insan derûnunda lâhûtî âhenk ve sızlanışın adı olan Zebur’u tilâvet ederken, en ince gönül telleri üzerinde yüzlerce mızrabın âhı duyulurdu.
Ve, son durakta, en doğru yolun başında, büyük muammanın Keşşâfı, yaradılışın özü aziz Ruh, kördüğümü çözer gibi bu esrarı gözyaşlarıyla çözmedi mi? Tâ ana kucağında bin niyaz ile Ümmetim, Ümmetim… dediği andan, ba’sü badelmevt’e ve ötesine kadar hep aynı şey için inlemedi mi?
Şâir İkbal, bir yüksek toplulukta, ruhların huzurunda, Nebîler Sultanı’na En muteber hediye deyip, bir bardak şehid kanı takdim etmişti. Ben gökler ötesi o âlî meclise çağrılsaydım, günahıma ağlamış kimselerin gözyaşlarını alır götürürdüm.