Bir mümin, Allah’a kulluğu sayesinde zamanla bazı manevi mertebelere ulaşabilir. “Nefs-i emmâre”nin karanlık dehlizlerinden kurtularak “nefs-i levvâme”ye, oradan “nefs-i mutmainne”ye, kulluktaki ihlas ve kararlılığına göre “nefs-i râdıye” ve “nefs-i mardıyye” seviyelerine yükselebilir. Hatta bizim gibi sıradan insanlar için o kapı açıksa “nefs-i sâfiye” ve “nefs-i zâkiye” ufkunu dahi yakalayabilir. Dikkat edilmesi gereken şudur ki bunların hiçbiri insanda mutlak bir güven hissi hâsıl etmemelidir. Kişi, her zaman bulunduğu konumdan aşağı düşebileceği endişesiyle yaşamalı, muhalif esen rüzgârlardan etkilenmemek için yükseldiği zirvelere çok sıkı tutunmalıdır. İmanı kâmil bir mümin, Allah’ın yardım ve inayeti olmadan istikametini koruyamayacağını bir an olsun aklından çıkarmamalı ve her daim, “Tut elimden, tut ki edemem sensiz!” mülahazalarıyla yaşamalıdır. Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) şu duaları bu noktaya işaret eder: ”Ey Hayy u Kayyum! Rahmetine sığınıyorum. Bütün işlerimi ıslah eyle ve beni göz açıp kapayıncaya kadar nefsimle baş başa bırakma!”120 Nebiyy-i Ekrem Efendimiz kendisi için böyle dediğine göre bizim gibi günaha bata çıka yürüyen insanların ne demesi gerektiğini sizin insafınıza bırakıyorum.Beşer olmanın tabiatı gereği zaman zaman sürçebilir, düşebiliriz. Fakat insan, günahın küçüğünü büyüğünü, gizlisini açığını, hiçbir çeşidini normal görmemelidir. Her çeşit inhirafın bir çeşit tabiat deformasyonu olduğunu unutmamalı ve günahtan tiksinti duymalıdır ki o bataklıkta kalmasın ve bir an önce Rabbine dönsün. Rabbine her döndüğünde de bir kere daha inhiraf yaşamayacağına dair kararlı olmalı ve O’na söz vermelidir. Şayet sürçmeyi ve inhiraf yaşamayı bataklığa düşme, çamurda debelenme gibi görmezse kendini gevşekliğe salar, yavaş yavaş manevi bağışıklık sistemi çöker ve günahlara karşı mukavemet edemez hâle gelir. Böyle birinin tevbe ve istiğfarla yeniden kendini bulması, istikametini koruması hayli zordur.