tur, takdir ve alkışlara aldanır. Zira parlak ve göz alıcı işler yapıldığında alkışlayan çok olur. Gittikleri yerlerde onlardan bahisler açılır. Kendilerine övgüler yağdırılır. Elde bir gülde bir olurlar. Şayet ihlasta derinleşememişlerse, Allah’la güçlü münasebetler kuramamışlarsa alkış sarhoşu hâline gelmeleri içten bile değildir. Kendilerine yönelen nazarları kaldıracak güçte olmadıkları için kalb ve ruh hayatlarında kırılma ve çatlamalar baş gösterebilir.Oysaki Allah yolunda yürüyen insanlara gereken, marifetin sarhoşu, muhabbetin sarhoşu, aşkın sarhoşu, iştiyak-ı ilahinin sarhoşu olabilmektir. Onlar yağmur taneleri gibi sağanak sağanak başlarından aşağı yağan takdirler karşısında bir kenara çekilip Bediüzzaman gibi, “Ya Rab, garibem, bîkesem, zaîfem, nâtüvânem, alîlem, âcizem, ihtiyarem, bî-ihtiyarem, el amangûyem, afv-cûyem, meded-hâhem, zidergâhet İlâhî!” (Ya Rab, yalnızım, kimsesizim, zayıfım, çaresizim, hastayım, âcizim, ihtiyarım, iradesizim, Senin dergâhından aman dileniyorum, affını istiyorum, yardımını talep ediyorum!) diyebilmelidirler. Bu mülahazalarla Allah’a iltica eden insanlarda sönme, pörsüme, renk atma olmaz.Alkış tufanları altında, duyması gereken iç sese kulak vermeyen, takdirler karşısında boğulan insanların salim düşünebilmeleri, meselelere objektif bakabilmeleri ve istikametlerini koruyabilmeleri mümkün değildir. Böyleleri manevi açıdan kör, sağır ve kalbsiz hâle geleceklerinden gerek kendi iç dünyaları gerekse bütün bir varlık hakkında doğru değerlendirmeler yapamaz ve isabetli analizler ortaya koyamazlar. Çünkü bütüncül bir nazarları yoktur ve işin arka planını göremezler. Şöhretle, servetle, güç ve iktidarla başı dönmeyen, bakışı bulanmayan ve sarhoşluk yaşamayan kişiler ise daha salim düşünür, aklı başında insanların yapacağı işleri yapmaya devam ederler.Evet, Allah’la münasebet güçlü tutulamadığı takdirde şöhret, servet ve saltanat insan ruhunu felç eden ve öldüren birer musibet hâline gelebilir ki tarih, bu şekilde yere serilen isimlerle doludur.