İçeriğe geç

Burada bahsini ettiğimiz sınır, irşad ve tebliğ usûlü ile ilgilidir. Yoksa İslâm hakikatlerinin ulaştırılacağı mekân adına değildir. Zira bu anlamda bir sınır tayini bahis mevzuu olamaz. Meselâ bir kutlu tarafından bize: “Bu mesele, İlhanlılarla şu safhada, Selçuklularla bu merhalede, Osmanlılarla da şu seviyede insanlığa tanıtıldı; bundan sonra da şuraya kadar size aittir..” denseydi, biz bunu yapmaya çalışacak, geriye kalan vaktimizde de yine boş durmayacak ve “Bu sınırlar dışında başka yer yok mu?” deyip sesimizi duyurmak için uygun zeminler arayacaktık. Aslında mezmum bir şey olmasına rağmen, olanca hırsımızı da ortaya koyacak ve ruhumuzun ilhamlarını başkalarına da duyurmaya çalışacaktık. Zira bu hırs, zamanı büzüp daraltmanın, az zamanda çok iş yapmanın hırsı değil; Nâm-ı Celil-i Muhammedî’nin bir bayrak gibi her tarafta dalgalandırılmasının hırsıdır. Mademki Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem): “Benim davam güneşin doğup battığı her yere ulaşacaktır.”4 demiş, o hâlde bunun bizim için bir gaye-i hayal olmasında ne sakınca olabilir ki! Evet, bir mü’min için en önemli mesele, nâm-ı celil-i ilâhînin dört bir yanda duyurulması olmalıdır.

4