Acz, insanın Allah karşısındaki acizliğini idraki, kabulü ve ilan etmesidir. Kâinâttaki umumî tasarrufu, çağın ulaştığı ilim ve teknik perspektifinden seyreden insan, neticede kendisinin hiçliğini ve Cenab-ı Hakk’ın havl ve kuvvetini görür, müşahede eder. Ancak, bu bir seviyedir, böyle bir bakış seviyesini de insan kendi kendine elde edemez. Eğer günümüzde, Risale-i Nur ve benzeri eserler, kâinâtta bütün tasarrufun Allah’a âit olduğu hakikatini, böylesine açık-seçik önümüze sermiş olmasalardı, bizler hiçbir zaman acz-i mutlak şuuruna ulaşamazdık.
Evet, şayet bizim önümüze böyle bir ufuk açılmamış olsaydı, ne biz ne de başkaları Acz-i Mutlak’ hakikatini kavrayamaz, dolayısıyla da böyle bir düşünce hep havada kalırdı. Halbuki şimdi ulaşılan nokta itibariyle, mutlak acizliğimizi, hem de bütün benliğimizle duyuyor ve kabul ediyoruz.
‘Fakr-ı mutlak’ sermayesi olmamak demektir. İnsan kendisine bakan yönüyle bir ‘hiç’tir. İradesi hiçtir, benliği hiçtir manevî sermayesi ise ona ahirette verileceklere kıyasla hiç ender hiçtir. Ama o insana, öyle bir kredi kartı verilmiştir ki, o, kendisine verilen bu kredi kartı ile en zenginlerin bile teşebbüs edemeyeceği yatırımlara teşebbüs eder ve hiç kimsenin yüklenemeyeceği vazife ve sorumlulukları yüklenir.
İşte bu şuura ulaşma, insanın fakir olduğunu idrak ve kabullenme ile olur. Risaleler, insanı bu idrake ulaştırabilecek ışıktan düsturlarla doludur.