İçeriğe geç

Hz. Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyurur: “Ben ancak, mekârim-i ahlâkı tamamlamak üzere gönderildim.”5 Üzerimizde Hakk’ın nâmütenahî nimetleri, bizim de inkişaf ettirme durumunda olduğumuz kabiliyetlerimiz var. Evet biz Mele-i A’lâ’nın sakinleri arasında yerimizi alabilecek şekilde kabiliyetlerle techiz edilmiş bulunuyoruz. O sonsuzdan gelen lütufların kadrini bilmek O’na karşı tazimin, bunca potansiyel imkânlarla donatılan şahsımıza karşı da saygılı olmanın gereğidir. İlâhî kitaplar bu mesajın sesi-soluğu, nebiler bu gerçeğin en doğru temsilcileri, o altın zincirin son halkası ise bu hakikatin en parlak burhanı ve ahlâk-ı âliyenin en müstesna sultanıdır.

Kur’ân-ı Kerim, Kalem sûresinde, “Her hâlde Sen, ahlâkın –Kur’ân buudlu, ulûhiyet eksenli olması itibarıyla– ihatası imkânsız, idraki nâkabil en yücesi üzeresin.”6 Şuarâ sûresinde de: “Bu, senden evvel gelen peygamberlerin ahlâkıdır.”7 buyrularak, O’nun bu derinliğine ve enginliğine işaret edilmiştir.

10. Dünya Hayatının Ziynetleri

Kur’ân-ı Kerim’de Kehf sûresi: “Servet ve oğullar, dünya hayatının süsüdür; ölümsüz olan iyi işler ise Rabbinin nezdinde hem sevapça daha hayırlı, hem de ümit bağlamaya daha lâyıktır.”8 buyrularak, genel anlamda mal ve evladın dünya hayatının ziyneti, debdebesi, ihtişamı olduğu vurgulanır, hafife alınmaz konumu hatırlatılır. Evet bunlar, dünyanın dünyaya bakan yönleridir ve onun bu ciheti solan, pörsüyen, bozulan, rahatsız eden cihetidir.

Demek ki dünya malı bizzat iftihar edilecek bir şey değildir. Hadd-i zatında evlat da kendisi ile iftihar edilecek bir şey değildir. Ancak bunlar, ahirete, Allah’a müteveccih olunca kıymetler üstü kıymetlere ulaşır ve bâkiyât, sâlihât sırasına girerler. Sâlihâta dönüşünce de, burada bir tohum iken ahirette semalara ser çekmiş ağaçlar gibi salkım salkım meyveleriyle arz-ı endam ederler.

20