İçeriğe geç

Konuya dönüyorum. Evet o genç ölmemiş; Allah’a ulaşmıştı. Kur’ân’ın temiz ruhlarda uyarabildiği heyecanla kalbi durmuş ve Rabbine yürümüştü. Elbette ki ebediyen yaşayacaktı. O, “İyyake na’budu”yu aşamamış ve sabaha kadar hep onu tekrarlayıp durmuştu. Bir başkası benzer bir ruh hâletini Kâbe’de hissetmişti. Başını Kâbe’nin duvarına koyduğunda, kendi kendine: “Ya Rabbi!” demiş; âdeta diline kilit vurulmuş gibi tıkanmış ve “Sen bunu diyebilecek güçte misin? Neden hâlâ riyakârlık yapıyorsun?” düşüncesine takılmış ve gerisini getirememişti. Mamafih bunlar o zatın yaşadıklarıdır ki, ne anlatılabilir ne de başkalarına hissettirilebilir türden şeylerdir; onun birkaç dakikalık aşkın duygularıdır. Daha sonra kendisinin bile o durumu şerhetmesi mümkün değildir.

Şimdi eğer, evlerimizde bu çizgiyi koruyabilir ve Kur’ân’a gönül verdiğimizi, Resûl-i Ekrem’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) halkasına dahil olduğumuzu fiilen gösterebilirsek, uzak-yakın çevremiz nisan yağmuru almış yeşillikler gibi süratle hayata yürüyecek ve etrafımızda üst üste “ba’sü ba’del-mevt”ler yaşanacak ve toplum hayatımız melekler ve ruhanîlerin imreneceği bir hâl alacaktır.

a. Nefret Ettirmeme

Yakın tarihimiz itibarıyla bizde ve diğer İslâm ülkelerinde yetişen nesiller, dinin kolaylaştırıcı ve müjdeleyici mesajlarına yeterince ulaşamamış, hatta uzak kalmışlardır. Hâdise, selim bir kalb, sahih bir akılla incelendiğinde bunun sebebinin “mânâ” konusundaki bilinçsizlik ve gayretsizlik olduğu görülür.

81