Herhâlde, o çağın insanları bizde olduğundan daha zengin duygularla birbirlerine yönelecek, daha aşkın seslerle birbirlerine hitap edecek ve hep aynı aşk u şevki söyleyeceklerdir. Zaten dünden bugüne böyle ilâhî günlerde her zaman, bir sevenler, bir de sevilenler olmuştur. Sevenlerin hep Mecnun, sevilenlerin de Leyla olduğu böyle dönemlerde, bütün aşklar, şevkler, güzellikler, nizamlar Cemâl-i Sonsuz’un çok perdelerden geçmiş gölgesinin gölgesi.. olması mülâhazasıyla, önce her şeyin asıl kaynağı O, sonra da derecesine göre her şey sevilmiş, koklanmış, sinelere basılmış ve O’nun mührü olarak da takdis edilmiştir.. ve böyle dönemlerin tâli’li insanları da, ömür boyu sevmek, sevilmek duygularıyla yaşamış, çekilen sıkıntıları da bir ebedî mutluluk adına tırmanılması gerekli bir helezon ve ruhun beslenme yolu kabul ederek hep inşirah soluklamışlardır. Hele bir de gönüllerde uyanan mârifet, muhabbet ve aşk u şevki körükleyecek bazı sâikler söz konusu olunca, onların ruhları âdeta sonsuza yelken açıyor gibi kanatlanmış ve zaman üstü, mekân üstü bir kıvamla Fuzûlî’leşerek;
demişlerdir.. demelidirler de; zira, belli bir noktadan sonra, kendi güç ve zenginliğiyle ayağa kalkan ruhlar, kendilerini ifade serbestiyetine ulaşan duygular, varlığı bin bir menfezle O’na açılan kapılar şeklinde temâşâ eden mantıklar ve muhakemeler öyle bir aşkınlığa ererler ki; artık madde, metafiziğin önünde bir hudut, bir engel olmaktan çıkar, inceleşerek şeffafiyet kazanır ve âdeta mânânın bir aksesuarı hâline gelir.