Hep böyle olmuştu ve böyleydi Hâle ile hâllenenlerin değişmeyen duyuş ve sezişleri.. hiçbir zaman dinmeyen heyecanları ve azm ü ikdamları.. baş döndüren semavîlikleri ve melekleri imrendiren, şeytanları fersah fersah uzaklaştıran kalb ve ruh desenindeki tavırları. Ne hoş dillendirir âşıklar sultanı Hazreti Mevlânâ, Hâle’ye müteveccih bu dırahşan çehrelerin o farklı yanını: “Bazen melekler bizim incelik ve nezaketimize imrenirler; bazen de şeytanlar kabalık ve densizliğimizden nefret duyarlar.”
Günümüzde gök ehlini imrendirecek insanların bulunduğuyla alâkalı bir şeyler söylemek oldukça zor ama şeytanı zil takıp fıkır fıkır oynatan insan sayısının hiçbir dönemde olmadığı kadar mebzul bulunduğu da bir gerçek.
“Cenâb-ı Erhamürrâhimîn, ciddi bir “ba’s ü ba’de’l-mevt” ile, bütün bütün şirazeden çıkmış bu çağın şeytan güdümündeki insanlarına da Hâle’ye müteveccih gönül erleri yolunda dirilişler lütfeylesin!” niyazıyla, bu konuya da bir noktalı virgül koyarak şimdilik “yeter!” diyorum.
Üveys el-Karnî
Hak’la irtibatı ve İslâmî hassasiyetiyle “müşârun bi’l-benân” bir akrabü’l-mukarrabîn idi Üveys el-Karnî. Işık çağına ermiş, görülecekleri görmüş, kendini hâle halkaları içinde bulmuş, tâli’i yâr, mazhariyetleriyle bahtiyarlardan bahtiyar, müteahhirînden olduğu hâlde mütekaddimîn ile hemhâl; Hak ve Hakk’ın elçisiyle irtibatı tam, amûdî (dikey) yükselişiyle hâledekilerle hemhudut, onların hâlleriyle hâllenmiş, nev’i şahsına mahsus dırahşan bir çehreydi o. Anne isteğine takılmış, ezanı duyduğu hâlde ön saftakilerin arasına girememiş ama kalbî ve ruhî hayat azmi ve hızı sayesinde herkes tarafından dikkat çeken biri hâline gelmiş, halife-i rûy-i zeminden olağanüstü iltifat görmüş ve onlarla aynı duyguları paylaşan biri olma konumunu ihraz etmişti.