Hazreti İmam konuyla alâkalı niyazını daha da derinleştirerek inler ve “Ey Rabb-i Rahîm’im! Enîsim ol! Ruhumdaki Sensizlik vahşetini gider.. sürçmelerimi ve düşe-kalka yürümelerimi bağışla! Hatalarımı Settâr ism-i şerifinle setreyle! Bendeni sıyanet seraları içine alarak teminat-ı hâssanla emin kıl!” der; teveccüh, inayet, riayet, kilâet beklentileri içine girerek tutunur o kopmayan “urvetü’l-vüskâ”ya ve yürür tevekkül, teslim ve tefviz kanatlarıyla “lâ mekânî”liğe doğru.
Doymaz nâmütenâhî istikametindeki şahlanışında her vesileyi değerlendirmeye.. yönelir yerinde muhabbet mihrabına.. aşk dilenciliğine durur Maşuk-ı Hakiki’den.. yetinmez elde ettikleriyle, “daha!” der; kanat çırpar, yükselir verâlar verâsı ufuklara.. ulaşmak istediği zirveye erme adına kalmaz eşiğine baş koymadığı ve teveccüh etmediği sıfât ve şuûn.. gönülden hep bir dilenci tavrıyla süsler niyazlarını o “Güzel İsimler” boyasıyla.. bilmez nazlanmayı, inler sürekli Hazreti Yakup ve Yunus İbn Mettâ gibi, إِنَّمَۤا اَشْكُوا بَـثّ۪ى وَحُزْن۪ٓى اِلَى اللّٰهِِ76 iniltileriyle, tasa ve dağınıklıkla hep Hazreti Müşkil-Küşâ’nın kapısı önünde.. sızlanır ve Kudreti Sonsuz’a ne inceden ince niyaz besteleri sunar.
Yer yer ümit ve recâ hissine kapılır ve şevk u şükürle şahlanarak Yunus edasıyla:
der. Rıza televvünlü recâ hissiyle her vâridi bir armağan gibi öper, başına kor; olup biten bütün bu ihsasları özel bir teveccüh anlayışıyla ve “Rabbimin benimle muamelesi!” mülâhazasıyla karşılar; Rab’den birer armağan saydığı bütün bu deyiş ve sezişleri iç içe sevinç hissiyle istikbal eder.