İçeriğe geç

mısralarıyla nefes alıp veriyor ve “Dert bî hadd ü pâyân, her yanda kaba kuvvet, zulüm ve vahşet nümâyân, oturup kalkıp inlemeyle soluklanan, dört bir yanda sızlanıp duran yığın yığın gariban!” deyip sızlanıyorlar. Fakat bu âh u vâhı ne kalbini şeytana kaptırmış serkârlar, ne de şöyle-böyle mürekkep yalamış, büyüklükleri şekle emanet elitler asla duymuyor, duysalar da nazar-ı itibara almıyor; aksine zulmü alkışlıyor, zalime yahşi çekiyor ve Amnofislere Hâmânlık peşinde koşuyorlar. Gayrı mazluma, mağdura da çekme ve inleme kalıyor.

Allah, insana, neyin ne olduğunu ve varlık hakikatinin iç yüzünü keşif ve tespit etmek üzere akıl ve kalb vermiştir. Şayet o bu dinamiklerle çevresinde olup bitenlerin ne olduklarını, ne ifade ettiklerini bilmez, bilip değerlendirmezse, bilerek-bilmeyerek “Ahsen-i takvîm” çizgisini koruyamamış ve sürçmeler, sapmalar fasit dairesi içinde ömür tüketmiş olur; akı-karayı birbirine karıştırır.. çiçekleri diken görmeye başlar.. güllerin güzelliklerini anlayamaz.. ve bülbül nağmelerini saksağan hırıltıları gibi değerlendirir. Çok defa sıyrılamaz bu çarpık telakkilerden; sıyrılamaz da hata üstüne hatalar irtikâp eder; yaratılış keyfiyetinin çok altında sürüm sürüm olur ve takılır ziftten düşüncelere; sürüklenir ruhta, gönülde iç içe deformasyonlara; kendini bitiren, bitirecek olan çözülmelere ve önlenemez hiçliğe…

136