İçeriğe geç
Senin mâhiyyetin hattâ meleklerden de ulvîdir;
Avâlim sende pinhandır, cihanlar sende matvîdir.”

Ne var ki bunun böyle bilinmesi de bütüncül bir bakışa, her şeyi gerçek mahiyetiyle görüp değerlendirmeye, oldukça derin bir tefekkür, tedebbür ve teemmüle vabestedir. Ancak bu yol ve yöntemlerle insan kendini doğru okuyabilir; okuyabilir ve bu konuda düşünce enginliğiyle gider otağını tâ “Mustafeyne’l-Ahyâr” zirvelerine kurar; kurar ve sıyrılır bir hamlede dünya ve mâfîhâdan, onun ziynet ve debdebesinden.. kanat çırpar üveyikler gibi sonsuzluk semalarına doğru.. iç âlemini kendine has derinlikleriyle müşahedeye koyulur.. ve latîfe-i rabbâniyesini göz kamaştırıcı renk ve deseniyle okumaya durur.. salar kendini satır satır var oluş gayesini mütalaaya.. atar sırtındaki benlik semerini; “Hak” der, yürür kendi uzaklığını aşma istikametinde.. ruhanîlerin teşrifatçılığıyla öylesi erişilmezlere erer ki, tükürür her türlü dünyevî debdebe ve ihtişamın kirli yüzüne.. kendini keşfedip bulmanın şehrâyinlerini yaşar ve yudum yudum Hak tecellilerinden kâse kâse kevserler yudumlar.. an olur, aşk u iştiyak meltemleriyle selviler gibi salınmaya durur.. zaman gelir, güller dalında şakıyan bülbüller gibi çevresine bayıltan nağmeler sunar.. silinir gider gözünde dünyanın yalancı güzelliklerinin yanında cennetlerin hûri-gılmanı, köşkü-sarayı ve balı-kaymağı.. “Hû” der oturur-kalkar, Yunus diliyle “Bana Seni gerek” der inler.

144