Onlardan sonra da ne bu iniltiler dinmiş ne de sinelerdeki acıma hissi sönmüştü. Düşe kalka yürüyenlere, ötelere ait nağmelerle yeni yeni besteler sunuluyor, mutlu gelecek beşaretleri veriliyor; küfür, küfran ve dalâlet akıntılarına kapılmış, mukadder ateşlere doğru sürüklenenlere karşı da “Tulumbanı al, yetiş imdada, yangın var!” çığlıklarıyla, herkes vukuu muhakkak böyle bir ateşi söndürmeye çağrılıyordu. Beşaretle ayrı bir acıma hissi seslendiriliyor, inzarla da Cehennem’e akışın önü alınmaya çalışılıyordu. Allah’a, Peygamber’e inanmışlardı; düşünüp yaptıkları şeyleri de ister acıma hissi, ister şefkat duygusu, ister gönül safveti, gerçek insan olmanın gereği görüyor ve beklentisiz yerine getiriyorlardı. Mazmun ve mantuk Allah’tan, güfte meyelândaki tasarrufa bağlı enbiya-i izâmdan, hususiyle de Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm’dan (aleyhissalâtü vesselâm), beste Hâle’dekiler ve Hâle yörüngesinde gözleri mâverâ-i tabiatı temaşa ile mahmur Mustafeyne’l-Ahyâr’dan.