O, bu ölçüde bir îsâr ruhu sergilerken bir taraftan yükseklerden yüksek karakterinin ve misyonunun gereğini yerine getiriyor, diğer taraftan da insanları küfrün karanlık akıbetinden kurtarma ve imanın vadettiklerine ulaştırma rampasını gösteriyordu. Aslında bu menendi bulunmayan Zirve İnsan, ilhad ve dalâlet çirkâbı içinde bocalayıp duran ve insanlığını bütün bütün yitirmiş derbederleri gördükçe şefkat duygusu ve acıma hissiyle sürekli kıvranıp durmuş; kendine has o engin îsâr ruhuyla âh u vâh edip hemen herkesi o nuranî güzergâhına çağırmıştı. Bu sızlanış ve iniltiler mele-i a’lânın sakinlerini dahi rikkate getirmişti ki, Cenâb-ı Hak tarafından şu iltifat edalı tadillerle kendisine vazife çizgisini hatırlatma sadedinde “Şimdi onların Kur’ân unvanlı bu söze inanmamalarından ötürü Sen neredeyse kendini yiyip bitireceksin.”82 buyurularak, cayır cayır yanan sinesindeki ateşlere su serpiliyordu. Benzer tadil ve tavsiyelerin yanı sıra, Kur’ân-ı Kerim’in tasrif çerçevesinde daha pek çok âyât-ı beyyinâtı, O’nun bu konudaki kâmet-i bâlâsını vurgulama ve o güzergâhta yürüyenlere de bir temkin dersi mahiyetindeydi. O’nu anlamış, derslerini almış ve Cennet yolunda “pişdarlık” mülâhazasıyla o semavî sese ses katmışlardı. Evet, her konuda O’nu izleyen Hâle’ye müteveccih ruhlar da sürekli aynı re’fet ü şefkat tavrını sergilemiş, O’nun acıma nağmelerine nağmeler katarak sürekli sızlanmışlardı.