Şefkat hissi ve acıma duygusu kalbî hayatın inkişafıyla mebsûten mütenasiptir; âlî ruhlarda aşar o her çerçeveyi ve gider ulaşır akrabü’l-mukarrabîn ufkuna. Onlar, isyan ederler “Ateş düştüğü yeri yakar!” bencilce mülâhazalarına; “Nereye düşerse düşsün, o alev beni kavurur, püryan eder!” der, ellerinde insanî şefkat tulumbaları, “Yangın var!” âvâzeleriyle koşarlar alevleri söndürmeye…
Büyüklerde, onların da büyüklerinde bu his o kadar derin ve içtendir ki, kendilerini su-i âkıbet çağlayanlarına salmış olanları gördükçe ölür ölür dirilirler ve böyle bir şefkat feveranı ve heymânıyla görmez ve hissetmez olurlar kendilerini; olurlar da “Milletimin imanını selamette görürsem, Cehennem’in alevleri içinde yanmaya razıyım. Çünkü vücudum yanarken gönlüm gül gülistan olur.”80 der dururlar. İnsanlığın ebedî saadeti adına Miraç’tan geriye dönüşü hatırlatan nağmelerle hislerini dillendirir ve yananların yerinde olmayı düşünürler. Onların şefkat ve acıma hisleri melekleri imrendirecek mahiyette ve ötelerden gelecek re’fet tayflarına çağrı yörüngelidir.
Evet, onlar zılliyet plânında peygamberâne bir azimle, ellerinde acıma ateşlerini söndürecek farklı renk ve desendeki reçetelerle, gece-gündüz demeden kapı kapı dolaşır; en içten şefkat nağmeli iniltilerle, “Ben geldim!” der; uğradıkları her kapının tokmağına “Uyanın!” âh u vâhıyla dokunur ve uyarmayı bir sabâ sesi ve soluğuna emanet ederek ayrılırlar; hem de birkaç kere daha dönmek üzere. Usanmazlar gelip gitmekten, hakaretler görüp saygısızlıklara maruz kalmaktan; zira yürüdükleri yol, insanları Cehennem’den uzaklaştıran, Cennet ve daha ötesine yakınlaştıran peygamberler yoludur ve onlar yürüdükleri bu yolun gereklerinin farkındadırlar.