İçeriğe geç

Öte yandan Hazreti Bediüzzaman, milletin imanını kurtarmak için ahiretini de feda ettiğini ifade ediyor. Bu hususta bile nefsini düşünmüyor. Yani o, Allah’la (celle celâluhu) münasebetini güçlendirme adına bir köşeye çekilerek inziva hayatı yaşama, er­ba­înlere girme, şahsî terakkisini gerçekleştirme, zevk-i ruhaniye açılma, keşif ve kerametler izhar etme, el ve etek öptürme gibi yollara da girmiyor. Milletinin imanını selâmette görme meselesi onun biricik gaye-i hayali hâline geldiğinden, dünyeviliğe talip olmadığı gibi uhreviliğe de talip olmuyordu. Peki, onun ahirette Al­lah’tan bir beklentisi yok muydu? Vardı elbette. Fakat bunu Al­lah’ın fazlından, kereminden, hususi rahmetinden bekliyordu.

Burada şunu da hemen belirtmek gerekir ki Hazreti Pîr ve onunla aynı duygu ve düşünce çizgisini paylaşan insanlar, milletiyle bütünleşmiş ve umumi bünyenin bir parçası hâline gelmişlerdir. Onlar âdeta o bünyenin kafasının içinde yer alan nöronlardan bir tanesi olmuşlardır. Dolayısıyla onlar, acısıyla tatlısıyla bünyede olup biten her şeyi derinden derine duyar ve bundan çok ciddi mânâda etkilenirler. İşte böyle bir insan Hazreti Ebû Bekir (radıyallâhu anh) gibi, “Vücudumu öyle büyüt ki, Cehennem’i ben doldurayım ve oraya başkaları girmesin!”136 diyebileceği gibi “Milletimin imanını selâmette görürsem, Cehennem’in alevleri içinde yanmaya razıyım.”137 da diyebilir.

204