İçeriğe geç

Bu şekilde cereyan eden hemen bütün tartışmalarda, böylesi fikir düellosuna iştirak eden herkesin bir kısım ön kabulleri vardır ve münazırlar, herhangi bir hakikatin tebellüründen daha ziyade ne yapıp yapıp kendi mülâhazalarını karşı tarafa kabul ettirmenin mücadelesini vermektedirler. Öyle ki, bu hususta ölesiye bir gayret sarf eder; yer yer kelime ve mantık oyunlarına girer; hasımlarını ilzam etme, mahcup düşürme… gibi yakışıksız şeylere başvurur ve hakikate karşı hep kapalı dururlar. Hakikatin/hakikatlerin ortaya çıkmasından daha çok, karşı tarafın düşünce, ifade ve felsefesine zıt şeyler üreterek musâhabeyi bir cidal, bir mugalâta ve diyalektiğe çevirirler ki, artık münazırlar satranç oynuyormuşçasına birbirini mat etme, küçük düşürme ve devre dışı bırakma (diskalifiye) mülâhazasıyla hareket eder ve bütün gayretleriyle böyle bir düşünce üzerinde yoğunlaşırlar. Bu tür bir musâhabeye ise kat’iyen münazara denmez; dense dense ona zihnî ve fikrî özürlülerin tartışması denir.

Değişik platformlarda sık sık gördüğümüz gibi, bu tür tartışmalarda taraflar, kendilerini haklı göstermek için, meşru-gayrimeşru ellerinden gelen her şeyi yapar, mantıkî gibi görünen her yönteme başvurur; hasmını devre dışı bırakma adına rahatlıkla yalan söyler; değişik karalamalara girer; tahrik edip onun muvazenesini bozmak ister ve konuyu sürekli kendi ön kabullerine bağlı götürmeye çalışırlar. Böyle bir münazara veya münakaşada taraflar birbirlerini dinliyor gibi görünseler de dinlemiyorlardır; aksine her biri diğerinin düşünce hatalarını ve ifade sürçmelerini yakalamaya çalışmakta ve söz sırası kendine geldiğinde onu yerden yere vurmayı plânlamaktadır.

192