Aslında, az dikkat edilse diğer peygamberlerin de aynı nezaket ve aynı incelik içinde oldukları görülecektir; onlar da Hakk’a teveccühlerinde, ibadet ü tâat ve diğer muamelelerinde hep edepli olmasını bilmiş ve olabildiğine saygılı davranmışlardır. Hazreti İbrahim’in, hastalıklarını verenin kim olduğunu bildiği halde, hasîs işlerin Zât-ı Ulûhiyete isnadından sakınma mülâhazasıyla “Hastalığımda O’dur bana şifa veren.”7 tarzındaki sözleri bir edep nağmesi.. Hazreti Musa’nın, aç-susuz bir gölgeliğe sığındığında, “Yedir, içir, karnımı doyur.”, yerinde “Rabbim! Lütfedeceğin her nimete muhtacım.”8 şeklindeki beyanları bir saygı ifadesi.. Hazreti Âdem’in, maruz kaldığı o müthiş ilâhî kader ve kaza karşısında, “Hakkımda bu şekilde takdirde bulunup onu infaz ettin.” diyeceği yerde, “Rabbimiz! Biz kendimize zulmettik. Eğer merhamet buyurup da kusurumuzu bağışlamazsan apaçık hüsrana uğrayanlardan oluruz!”9 türünden sızlanışları bir terbiye sesi-soluğu.. Hazreti Eyyub’un, maruz kaldığı musibetler karşısında “Afiyet ver ve beni bu sıkıntılardan kurtar.” şeklindeki arz-ı hâle bedel “Ya Rab! Bana ciddî bir zarar dokundu, Sen merhametlilerin en merhametlisisin.”10 mahiyetindeki iç çekişi de yüksek bir edep emâresidir.
Hâsılı, Hazreti Mevlâna’nın da ifade ettiği gibi, Kur’ân bir baştan bir başa bütünüyle edeptir; Allah’a karşı edep, Peygamber’e/peygamberlere karşı edep ve derecesine göre herkese karşı edep.. Kur’ân’ın mü’minlere “O’nun beyan, karar ve uygulamalarının önüne geçmeyin!”11, “O’nun huzurunda sesinizi yükseltmeyin!”12, “O’na birbirinize hitap ediyor gibi seslenmeyin!”13 şeklindeki emirlerinin yanında; izin almadan huzurundan ayrılmama14, O’na itaati Allah’a itaat bilme15, Allah sevgisini O’na inkıyat etmeye bağlı görme16… gibi pek çok irşadâmiz fermanları da O’na karşı hep birer edep çağrısıdır.