Ayrıca ilmî üslûpta, aklî, mantıkî, hissî boşluklara meydan vermeyecek şekilde sağlam bir mantık örgüsü, sistemli bir düşünce ve muhkem bir ifade; hitâbî üslûpta delil ve burhanların öne çıkarılması, konunun çok defa heyecan eksenli götürülmesi, yer yer tekrarlara gidilmesi, gerektiğinde mevzuun müteradif lafızlarla beslenerek beyanın renklendirilmesi ve zaman zaman da iltifatlarda dolaşılarak söze canlılık kazandırılması gibi.. hususların birer esas sayılmasına karşılık, edebî üslûpta; ifadelerin canlılığı, dil kurallarına tam uygunluk, eda güzelliği, hayal zenginliği; ifrata girmeme şartıyla teşbihlere, temsillere, mecazlara, istiarelere, kinayelere yer verilmesi.. ve sözün fıtrîliğini bozmama kaydıyla cinas, tevriye, tıbâk, secâ, mukabele gibi.. bedîiyât unsurlarından yararlanılması da istihsan edilegelmiştir.
Ancak her şeyde olduğu gibi bunlarda da ifrat, sözün tabiîliğini bozup beyan kevserini bulandıracağından, çok defa selim zevk sahipleri tarafından yadırganacaktır. Evet, Bediüzzaman’ın da ifade ettiği gibi; “Lafız –mânânın tabiatı müsaade ettiği ölçüde– süslenmeli.. şekil, muhtevaya göre resmedilmeli; resmedilirken de mealin izni alınmalı.. üslûbun parlak ve revnakdar olmasına önem verilmeli, fakat gaye ve maksat da asla ihmal edilmemelidir.. hayal, geniş bir hareket alanıyla desteklenmeli, ancak hakikat de hiçbir zaman incitilmemelidir.”4
1İçtihadî meselelerin Şâri’ nezdinde muayyen bir hükmü olmadığını iddia edenlerden bazılarının “Eğer bir hüküm olsaydı şu şekilde olurdu.” dedikleri nefsü’l-emirdeki hak demektir.
2Bkz.: Bediüzzaman, Tarihçe-i Hayat s.54 (İlk Hayatı).
3Bkz.: Bediüzzaman, Tarihçe-i Hayat s.62 (İlk Hayatı).
4Bediüzzaman, Muhakemat s.64 (Unsuru’l-Belâğat).