İçeriğe geç

Meseleyi bir ölçüde misallerle müşahhaslandıracak olursak, insanlarımız arasında, 20-30 sene öncesine kadar hissî bir ittifak ve ittihat vardı. Bu ittihat ve ittifak, Müslümanların karşısında alternatif olarak komünizm ve inkârcılık gibi cereyanlar bulunduğundan dolayı idi… Yani karşı tarafta, –hâşâ– Allah ve Resûlullah’ı (sallallâhu aleyhi ve sellem) kabul etmeyen, Kur’ân-ı Kerim’i kökten inkâr eden bir zümre; beride de ne kadar antikomünist varsa –komünizm karşısında hür devletlerin ittifakı gibi– bir araya gelip birleşmişlerdi. Meselâ, milliyetçilik esaslarıyla yürüyen, yeniden doğuş ve diriliş felsefesiyle yürüyen, iman esaslarının neşrini prensip olarak benimseyip öyle hareket eden, siyasî sahada işe vaziyet etmeyi düşünüp ve bu plâna göre hizmet veren ne kadar siyasî ve gayri siyasî klik varsa, hemen hepsi antikomünist bir birlik teşkiliyle ittihat ve ittifak etmişlerdi. Onun için ateizme karşı olan herhangi bir kişi, Sebilürreşad okuduğu gibi, Yeni İstanbul, Hür Adam, Büyük Doğu, hatta Orkun ve Millî Yol da okuyordu. O günlerde inananlar cephesi adına münteşir gazete ve mecmuaların marufları bunlardı. Ama bunlardan birisi daha çok Altaylar ve Sübhandağı etrafında dolaşıyor, diğeri, Gâr-ı Hira’dan, Sevr Mağarası’ndan ve mukaddes şehir Medine’den bahsediyordu. Birisi gönülden, bir diğeri de dimağdan bahisler açıyordu. Bu hissî hava içinde, hemen pek çok‎ kimse diyordu ki: “Ne olursa olsun, karşımızda Allah’ı inkâr edenlerin teraküm ettiği bir zamanda, vahdetimizi zedelememeliyiz.”

231