İçeriğe geç

İşte bu dev insan, yer yer Muhyiddin İbn Arabî’ye karşı “Fütûhât-ı Mekkiye değil, Fütûhât-ı Medeniye…” diyerek peygamber yolu ve sahabe mesleğini nazara verir ki, bu yol Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat yolu ve bu cemaat da Hakikat-i Ahmediye’nin (sallallâhu aleyhi ve sellem) temsilcileridirler. Haddizatında bu mesele, bir meşrep meselesidir. İbn Arabî “vahdet-i vücud”a kâil ama, bu, bir ölçüde, “Allah’ta Allah’tan başka varlık yok.” mânâsına değil de, “Allah’ta Allah’tan başka varlıkların bizzat vücutları yok.” mânâsına “vahdet-i şühud”u işmam eden bir vahdet-i vücud demektir.

Ben, bu dolambaçlı ve karmakarışık yollara, meşreplerin ittihat edemediğini anlatmak için sizleri çektim ve dolaştırdım.

Soruya esas teşkil eden meseleye gelince, dünya durdukça, meşrepler ve mezhepler de ihtilaf edecek ve kimse bunun önüne geçemeyecektir. Ama, vesilelerde ayrılmalara rağmen, maksatta birleşilebileceği de her zaman mümkün olabilecektir. Diller ayrı ayrı da olsa, anlattıkları hakikat tektir ve tek olacaktır. Arap şairin dediği gibi:

“Bizim ifadelerimiz çok çeşitli ve dağınıktır. Ama senin güzelliğin birdir. Hepsi senin o güzelliğine işaret etmektedir.”1

Sözler başka başka, ibareler değişik; edalar, havalar hepsi ayrı ayrı ama, hepsinin anlattığı da o biricik güzellik… Evet, ruhlarda Allah’ın rızası, gönüllerde Şeriat-ı Ahmediye (sallallâhu aleyhi ve sellem) sevgisi ve ruh bu esasa pervane olduktan sonra ihtilaflar, sürtüşmeler bulunsa bile, anlaşıp ittihat etme her zaman mümkün olacaktır.

Bugün, gerçek İslâm anlayışı ile bir ittihat ve vifakın meydana gelmesi için lâzım gelen bir kısım şeyler varsa, –ki bence vardır– onların üzerinde durmamız icap edecektir.

229