İçeriğe geç

Bunun gibi Allah’a iman da güzel bir şeydir. Çünkü insan o sayede itminana ulaşır. Daha hayatta iken başı cennetlere erer ve ötelere ait güzellikleri burada yaşar. Aynı zamanda, imana ulaştıran yol da, akıl ve muhakeme ile sezilecek mahiyettedir. Nitekim çöldeki bir bedevi bile bunu hissetmiştir. Huzur-u Risaletpenâhî’ye gelmiş ve nasıl bir yolla Yüce Yaratıcı’ya ulaştığı sorulunca: “Bir yerde bir deve tersi, oradan bir devenin geçtiğine, ayak izleri de orada yüründüğüne delâlet eder. Şu sema burç burç âhenk içinde, bu yer, vadi vadi güzellikleriyle, bir Alîm ve Habîr olan Allah’a delâlet etmez mi?”4 diyor. Demek ki bir deve çobanı dahi aklıyla her şeyi kabza-i tasarrufunda tutan, her şeyi ilimle idare eden ve her şeyden haberdar olan bir Zât’ın varlığına intikal edebiliyor. Öyleyse imanda, aklîliği bütün bütün kulak ardı da edemeyiz.

İşte bu noktadan hareketle, Maturîdî “İnsan, aklıyla Yaratıcı’yı sezebilir.” demiştir. Nitekim cahiliye döneminde ve fetret devrinde bu mesele, çok kimse tarafından hissedilmiştir. Meselâ, bunlardan biri Varaka İbn Nevfel’dir ki, büyük kadın Hatice-i Kübrâ Validemiz’in amcazadesidir. Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm) ilk vahiy gelince, Cebrâil’i, arz ve sema arasında, bütün buudlarıyla, kanatlarıyla görmüş, irkilmiş, ürpermiş, koşa koşa evine gelmiş ve durumu Hatice Validemiz’e hikâye etmişti. O da Peygamberimiz’i (sallallâhu aleyhi ve sellem) alıp Varaka’ya götürmüştü.5 İşte bu zat, daha Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) peygamberlik gelmeden, Yüce Yaratıcı’nın varlığını sezmiş, putların hiçbir şey yaratamayacağını hissetmiş ve aklıyla Allah’ın var olduğuna inanmıştı…6

65