Üveyikler gibi kanatlanmış, küheylânlar gibi şahlanmış ve omuzladıkları ilâhî mesajı herkese, her yere duyurmak için dört bir yana dağılmışlardı; İran’a, Turan’a ve bütün bir dünyaya… Ukbe İbn Nâfi’ye de Afrika’nın fethi düşmüştü. Üst üste muvaffakiyetleriyle, Müslümanların yüzünün akı hâline gelen Ukbe, çekemeyenler tarafından gammazlanmış, devrin emîri tahrik edilmiş ve koluna bir zincir vurularak, İslâm’ı duyurma hareketinden alıkonmuştu. Bileklerinde zincir, beş senelik hicran döneminde en büyük hasreti, İslâm’ı anlatmadan alıkonması olmuştu. “Bir baştan bir başa Afrika’da Müslümanlığı neşretmek istiyorum, buna mâni oldular ve işte buna üzülüyorum.” diyordu. Bir gün, İslâm’a çok büyük zararlarının yanında, Ukbe’nin kolundaki zinciri de çözüp, onu yeniden Afrika’ya vali tayin etmek suretiyle, en büyük iyiliği yapmış olan Yezid, seyyiatına denk bir hayır yapıp Ukbe’yi salıvermekle, tıkanan İslâm fütuhatı ve İslâmlaştırma hareketini yeniden başlattı; Ukbe de varıp bir solukta son noktaya ulaştı. Atını okyanusa sürüyor, denizin içine kadar giriyor ve “Allah’ım” diyor, “Bu zulmet denizi önüme çıkmasaydı, Senin yüce adını denizler aşırı dünyalara da götürecektim!…”9 Dünyayı öyle biliyor. İhtimal ki, ona yeni bir dünyadan, Amerika’dan bahsedilseydi, “Oraya nasıl gidilir?” diye onu da düşünecekti…
Dipnotlar
- 9 İbnü’l-Esîr, el-Kâmil 4/106.