Şuarâ Suresi227 Ayet

Sayfa Halinde Oku
Meal Seçiniz:

227 âyettir. Mekkî olup son dört âyeti Medine’de inmiştir. 224. âyette şairlerden bahsolunup Kur’ân’ın bir şair eseri olduğunu iddia eden muhalifler reddolunup, bununla beraber şairlerin makbul kısmının da bulunduğu kabul edilir. Bu yön üzerinde durularak sûreye Şuâra adı verilmiştir. Hz. Peygamberi takviye için Hz. ûsa, Hz. İbrahim, Hz. ûh, Hz. Hûd, Hz. Salih, Hz. Lût, Hz. Şuayb (aleyhimü’s-selâm) gibi peygamberlerin tebliğleri nakledilir. Bunlar A’raf sûresinde daha tafsilatlı geçen kıssalardır. Yalnız orada tarihî sıraya göre anılırlarken burada hikmet ve ibret icabı sıra değiştirilir. Böylece Kur’ân’ın, bazen kasden tarihî gaye değil, dinî gaye gözettiğine dikkat çekilmiş olur.

Rahmân ve Rahîm olan Allah adına.

طٰسٓمٓۜ

Tâ Sîn Mîm

تِلْكَ اٰيَاتُ الْكِتَابِ الْمُب۪ينِ

Şunlar gerçekleri açıklayan kitabın âyetleridir.

Mübin: Açık, gerçekleri açıklayan, Allah’tan geldiği âşikâr ve kesin, hak ile batılı kesin olarak birbirinden ayıran anlamına gelir.

لَعَلَّكَ بَاخِعٌ نَفْسَكَ اَلَّا يَكُونُوا مُؤْمِن۪ينَ

Onlar iman etmiyor diye üzüntüden nerdeyse kendini yiyip tüketeceksin.

اِنْ نَشَأْ نُنَزِّلْ عَلَيْهِمْ مِنَ السَّمَٓاءِ اٰيَةً فَظَلَّتْ اَعْنَاقُهُمْ لَهَا خَاضِع۪ينَ

Eğer dileseydik onlara gökten öyle bir mûcize indirirdik ki, onun karşısında ister istemez boyun bükerlerdi.

Allah dileseydi inkâr edenlerin, imana girmelerini gerektirecek mûcizeler gösterirdi. Fakat O’nun hikmeti, insana verdiği akıl, irade gibi kabiliyetlere göre insanlık şahsiyetine yaraşan bir hürriyet vermeyi dilemiştir. Allah insanın, gerek tekvinî kainat kitabına, gerek tenzilî kitabına yerleştirdiği âyetleri inceleyerek hidâyeti kabul etmesini beklemektedir. İnsan bu imtihan dünyasında gerçeğe yönelmekle gelişme ve yükselme imkânı bulmaktadır.

وَمَا يَأْت۪يهِمْ مِنْ ذِكْرٍ مِنَ الرَّحْمٰنِ مُحْدَثٍ اِلَّا كَانُوا عَنْهُ مُعْرِض۪ينَ

(Fakat Biz bunu istemedik.) O sebeple, ne zaman onlara Rahman’dan yeni bir bildiri gelse, mutlaka ona arkalarını dönüp uzaklaşırlar.

فَقَدْ كَذَّبُوا فَسَيَأْت۪يهِمْ اَنْبٰٓؤُ۬ا مَا كَانُوا بِه۪ يَسْتَهْزِؤُ۫نَ

Nitekim işte bu bildiriyi de yalan saydılar, ama alay edip durdukları Kur’ân’ın bildirdiği olaylar, yakında başlarına gelince, alay etmenin ne demek olduğunu anlayacaklardır.

اَوَلَمْ يَرَوْا اِلَى الْاَرْضِ كَمْ اَنْبَتْنَا ف۪يهَا مِنْ كُلِّ زَوْجٍ كَر۪يمٍ

Peki bunlar yeryüzüne, orada her güzel çiftten nice nebatlar yetiştirdiğimize hiç bakmıyorlar mı?

Aynı su ile sulanan, aynı toprakta binlerce çeşit ürünün yetişmesine dikkat edip, tesadüfe en ufak bir yer olmadığını bilmek gerekir.

اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَةًۜ وَمَا كَانَ اَكْثَرُهُمْ مُؤْمِن۪ينَ

Elbette bunda alınacak ibret vardır; fakat onların ekserisi ibret alıp da iman etmezler.

وَاِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ الْعَز۪يزُ الرَّح۪يمُ۟

(9-11) Ama senin Rabbin azîz ve rahîmdir (mutlak galiptir, geniş merhamet sahibidir). Bir vakit de Rabbin Mûsâ’ya: “Haydi! o zulme batmış olan topluma, yani Firavun’un halkına gidip, “Hakkı inkârdan ve azgınlıktan sakınma zamanı gelmedi mi? de!” diye nida etti.

Hz. Mûsâ (a.s.)’ın durumu Hz. Muhammed (a.s.)’ın durumundan daha çetin idi. Zira o Firavun’un köleleştirdiği bir millete mensup idi. Hz. Mûsâ Firavun’un sarayında büyütülmüştü. Dünyanın en güçlü bir hükümdarını hakka dâvet etmekle görevli idi. Hz. Peygamber ise muhataplarına göre eşit konumda olup, Kureyş’in dünyevî güçleri, Firavun sultanlığı ile kıyas bile edilemezdi. İşte bu kıssa ile Kur’ân Kureyş’e ve herkese şu dersi vermek istiyor: “O zor şartlarda bile hak din galip geldi. Mekke kâfirlerinin bu dâveti engellemesi mümkün değildir.”

وَاِذْ نَادٰى رَبُّكَ مُوسٰٓى اَنِ ائْتِ الْقَوْمَ الظَّالِم۪ينَۙ

(9-11) Ama senin Rabbin azîz ve rahîmdir (mutlak galiptir, geniş merhamet sahibidir). Bir vakit de Rabbin Mûsâ’ya: “Haydi! o zulme batmış olan topluma, yani Firavun’un halkına gidip, “Hakkı inkârdan ve azgınlıktan sakınma zamanı gelmedi mi? de!” diye nida etti.

قَوْمَ فِرْعَوْنَۜ اَلَا يَتَّقُونَ

(9-11) Ama senin Rabbin azîz ve rahîmdir (mutlak galiptir, geniş merhamet sahibidir). Bir vakit de Rabbin Mûsâ’ya: “Haydi! o zulme batmış olan topluma, yani Firavun’un halkına gidip, “Hakkı inkârdan ve azgınlıktan sakınma zamanı gelmedi mi? de!” diye nida etti.

قَالَ رَبِّ اِنّ۪ٓي اَخَافُ اَنْ يُكَذِّبُونِۜ

(12-13) “Ya Rabbî” dedi, “Korkarım ki beni yalancı sayarlar, benim de göğsüm daralır, dilim tutulur. Onun için Harun’a da risalet ver!”

وَيَض۪يقُ صَدْر۪ي وَلَا يَنْطَلِقُ لِسَان۪ي فَاَرْسِلْ اِلٰى هٰرُونَ

(12-13) “Ya Rabbî” dedi, “Korkarım ki beni yalancı sayarlar, benim de göğsüm daralır, dilim tutulur. Onun için Harun’a da risalet ver!”

وَلَهُمْ عَلَيَّ ذَنْبٌ فَاَخَافُ اَنْ يَقْتُلُونِۚ

“Hem sonra onların benim aleyhimde bir suçlamaları da var. Bundan ötürü beni öldürmelerinden endişe ediyorum.”

قَالَ كَلَّاۚ فَاذْهَبَا بِاٰيَاتِنَٓا اِنَّا مَعَكُمْ مُسْتَمِعُونَ

“Hayır!” buyurdu, “Benim âyetlerimle gidin, Biz de sizinle beraberiz, olup bitenleri işitiriz.”

فَأْتِيَا فِرْعَوْنَ فَقُولَٓا اِنَّا رَسُولُ رَبِّ الْعَالَم۪ينَۙ

(16-17) Gidin o Firavun’a: “Biz Rabbülâlemin tarafından sana gönderilen elçileriz, O’ndan sana talimat getirdik: İsrailoğullarını serbest bırakacaksın, bizimle gelecekler!” deyin.

Hz. Mûsâ ile Harun’un başlıca iki görevleri vardı. 1. Firavun’u ve halkını yalnız Allah’a kulluğa çağırmak. 2. İsrailoğullarını, Firavun’un esaretinden kurtarmak. Kur’ân bazen her ikisinden (Naziat sûresinde), bazen birinden bahseder.

اَنْ اَرْسِلْ مَعَنَا بَن۪ٓي اِسْرَٓاء۪يلَۜ

(16-17) Gidin o Firavun’a: “Biz Rabbülâlemin tarafından sana gönderilen elçileriz, O’ndan sana talimat getirdik: İsrailoğullarını serbest bırakacaksın, bizimle gelecekler!” deyin.

قَالَ اَلَمْ نُرَبِّكَ ف۪ينَا وَل۪يدًا وَلَبِثْتَ ف۪ينَا مِنْ عُمُرِكَ سِن۪ينَ

“A!” dedi, “Sen şu bebekken alıp yanımızda büyüttüğümüz çocuk değil misin? Sonra da bizim sarayımızda senelerce kalmış, ömrünün bir kısmını bizimle geçirmiştin?”

وَفَعَلْتَ فَعْلَتَكَ الَّت۪ي فَعَلْتَ وَاَنْتَ مِنَ الْكَافِر۪ينَ

“Sonunda da bildiğin o işi yapmıştın. Sen doğrusu nankörün tekisin!”

(Sy 12,1)

قَالَ فَعَلْتُهَٓا اِذًا وَاَنَا۬ مِنَ الضَّٓالّ۪ينَۜ

“Ben” dedi, “yanlışlıkla, sonunda ne olacağını bilmeksizin, şaşkın bir vaziyette o işi yapmıştım.”

فَفَرَرْتُ مِنْكُمْ لَمَّا خِفْتُكُمْ فَوَهَبَ ل۪ي رَبّ۪ي حُكْمًا وَجَعَلَن۪ي مِنَ الْمُرْسَل۪ينَ

“Sizden korktuğum için de kaçmıştım. Ama Rabbim bana hüküm ve hikmet verdi ve beni peygamberler arasına dahil etti.”

وَتِلْكَ نِعْمَةٌ تَمُنُّهَا عَلَيَّ اَنْ عَبَّدْتَ بَن۪ٓي اِسْرَٓاء۪يلَۜ

“O başıma kaktığın iyilik ise, İsrailoğullarını köleleştirmenin bir sonucu değil miydi?”

قَالَ فِرْعَوْنُ وَمَا رَبُّ الْعَالَم۪ينَ

Firavun: “Sahi, şu bahsettiğin Rabbülâlemin de ne?” dedi.

Firavun, Rabbülâlemin’in mahiyetini soruyor. Bir şeyin mahiyeti ise, benzerleri ile ortak olduğu genel gerçektir. “Onun türü veya cinsi nedir?” diye sormuş oluyor. Allah Teâlanın benzeri olmadığından Hz. Mûsâ (a.s.) cevabında üslub-i hakîm tarzını seçip, yalnız, Rabbülâlemin’in ismini kavram mânasıyla düşündürmek üzere, âlemini tefsir ederek “göklerin ve yerin Rabbi” diyor.

قَالَ رَبُّ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَاۜ اِنْ كُنْتُمْ مُوقِن۪ينَ

“Eğer işin gerçeğini bilmek isterseniz söyleyeyim: O, göklerin, yerin ve ikisi arasında olan her şeyin Rabbidir.”

قَالَ لِمَنْ حَوْلَهُٓ اَلَا تَسْتَمِعُونَ

Firavun alaycı bir şekilde çevresindekilere: “Bu adamın dediklerini işittiniz değil mi? (Aklısıra cevap veriyor!)”

قَالَ رَبُّكُمْ وَرَبُّ اٰبَٓائِكُمُ الْاَوَّل۪ينَ

Mûsâ onu hiç duymamış gibi sözüne devam ederek: “O sizin de, sizden önceki babalarınızın da Rabbidir.”

قَالَ اِنَّ رَسُولَكُمُ الَّذ۪ٓي اُرْسِلَ اِلَيْكُمْ لَمَجْنُونٌ

Firavun: “Dikkat edin! Size gönderilen bu elçi kesinlikle bir deli!”

قَالَ رَبُّ الْمَشْرِقِ وَالْمَغْرِبِ وَمَا بَيْنَهُمَاۜ اِنْ كُنْتُمْ تَعْقِلُونَ

Mûsâ: “O doğunun da, batının da, doğu ile batı arasındaki her şeyin de Rabbidir. Aklınız varsa bunu anlarsınız!”

قَالَ لَئِنِ اتَّخَذْتَ اِلٰهًا غَيْر۪ي لَاَجْعَلَنَّكَ مِنَ الْمَسْجُون۪ينَ

Firavun, Mûsâ’ya cevaben: “Eğer benden başka tanrı kabul edersen mutlaka seni zindanlık ederim!” dedi.

قَالَ اَوَلَوْ جِئْتُكَ بِشَيْءٍ مُب۪ينٍ

“Ya” dedi, “Sana doğruluğumu ispatlayan âşikâr bir delil getirmiş olsam da mı?”

قَالَ فَأْتِ بِه۪ٓ اِنْ كُنْتَ مِنَ الصَّادِق۪ينَ

“Haydi, dedi, doğru söylüyorsan, göster o belgeni de görelim!”

فَاَلْقٰى عَصَاهُ فَاِذَا هِيَ ثُعْبَانٌ مُب۪ينٌۚ

Bunun üzerine Mûsa asâsını yere attı. Bir de ne görsünler: Değnek her haliyle tam bir ejderha oluvermiş!

وَنَزَعَ يَدَهُ فَاِذَا هِيَ بَيْضَٓاءُ لِلنَّاظِر۪ينَ۟

Bir de elini koynundan çıkardı ki bakanların gözlerini kamaştıracak kadar parlak mı parlak!

قَالَ لِلْمَلَاِ حَوْلَهُٓ اِنَّ هٰذَا لَسَاحِرٌ عَل۪يمٌۙ

Firavun etrafındakilere: “Bu adam, dedi, galiba usta bir sihirbaz!”

يُر۪يدُ اَنْ يُخْرِجَكُمْ مِنْ اَرْضِكُمْ بِسِحْرِه۪ۗ فَمَاذَا تَأْمُرُونَ

“Büyü gücü ile sizi yerinizden yurdunuzdan çıkarmak istiyor, ne buyurursunuz, görüşünüzü bildirin!”

قَالُٓوا اَرْجِهْ وَاَخَاهُ وَابْعَثْ فِي الْمَدَٓائِنِ حَاشِر۪ينَۙ

(36-37) “Bunu ve kardeşini biraz burada beklet, bütün şehirlere haber gönder, sonra ne kadar usta sihirbaz varsa alıp gelsinler!” dediler.

يَأْتُوكَ بِكُلِّ سَحَّارٍ عَل۪يمٍ

(36-37) “Bunu ve kardeşini biraz burada beklet, bütün şehirlere haber gönder, sonra ne kadar usta sihirbaz varsa alıp gelsinler!” dediler.

فَجُمِعَ السَّحَرَةُ لِم۪يقَاتِ يَوْمٍ مَعْلُومٍۙ

Böylece belirlenen günde bütün usta büyücüler toplandı.

وَق۪يلَ لِلنَّاسِ هَلْ اَنْتُمْ مُجْتَمِعُونَۙ

(39-40) Halka da: “Haydi ne duruyorsunuz, siz de toplansanıza!” “Umarız büyücüler galip gelirler, biz de onlaın dinâbi oluruz!” denildi.

Bu büyücüler, büyünün önemli bir rol oynaığı Amon kültünün resmî rahipleriydiler. Dolayısıyla, onların Hz. Mûsâ’ya galebe çalmaları devlet dininin halkın gözünde önemini pekiştirecekti. Onların ana gayeleri, Mûsâ’ya tâbi olmama idi. Yoksa gerçekte sihirbazların dinlerine de tâbi olma gayeleri yoktu. Büyücülere moral vermek ve onları tam gayrete getirmek için: “Haydi görelim sizi! Galip gelin de biz de sizin dininize girelim” diye teşcî ediyorlardı. Bu sözü kinaye kabilinden söylemişlerdi.

لَعَلَّنَا نَتَّبِعُ السَّحَرَةَ اِنْ كَانُوا هُمُ الْغَالِب۪ينَ

(39-40) Halka da: “Haydi ne duruyorsunuz, siz de toplansanıza!” “Umarız büyücüler galip gelirler, biz de onlaın dinâbi oluruz!” denildi.

فَلَمَّا جَٓاءَ السَّحَرَةُ قَالُوا لِفِرْعَوْنَ اَئِنَّ لَنَا لَاَجْرًا اِنْ كُنَّا نَحْنُ الْغَالِب۪ينَ

Büyücüler Firavunun huzuruna varınca ona: “Biz galip gelirsek, elbet bize büyük bir ödül verilir herhâlde!” dediler.

قَالَ نَعَمْ وَاِنَّكُمْ اِذًا لَمِنَ الْمُقَرَّب۪ينَ

“Evet, evet! dedi, Üstelik, sizi yakın çevreme alacağım, benim gözdelerimden olacaksınız.”

قَالَ لَهُمْ مُوسٰٓى اَلْقُوا مَٓا اَنْتُمْ مُلْقُونَ

Yarışma başlayınca Mûsa: “Önce siz marifetinizi ortaya koyun, ne atacaksanız atın!” dedi.

فَاَلْقَوْا حِبَالَهُمْ وَعِصِيَّهُمْ وَقَالُوا بِعِزَّةِ فِرْعَوْنَ اِنَّا لَنَحْنُ الْغَالِبُونَ

İplerini ve değneklerini yere attılar ve: “Firavun’un izzetine yemin ederiz ki galip gelen biz olacağız” dediler.

فَاَلْقٰى مُوسٰى عَصَاهُ فَاِذَا هِيَ تَلْقَفُ مَا يَأْفِكُونَۚ

Derken Mûsâ da değneğini yere attı; bir de ne görsünler: O, büyücülerin göz boyayarak uydurup ortaya koydukları şeyleri yutuveriyor!

فَاُلْقِيَ السَّحَرَةُ سَاجِد۪ينَۙ

Bunu gören sihirbazlar derhal secdeye kapandılar.

قَالُٓوا اٰمَنَّا بِرَبِّ الْعَالَم۪ينَۙ

(47-48) “Rabbülâlemin’e, Mûsâ ile Harun’un Rabbine biz de iman ettik.” dediler.

رَبِّ مُوسٰى وَهٰرُونَ

(47-48) “Rabbülâlemin’e, Mûsâ ile Harun’un Rabbine biz de iman ettik.” dediler.

قَالَ اٰمَنْتُمْ لَهُ قَبْلَ اَنْ اٰذَنَ لَكُمْۚ اِنَّهُ لَكَب۪يرُكُمُ الَّذ۪ي عَلَّمَكُمُ السِّحْرَۚ فَلَسَوْفَ تَعْلَمُونَۜ لَاُقَطِّعَنَّ اَيْدِيَكُمْ وَاَرْجُلَكُمْ مِنْ خِلَافٍ وَلَاُصَلِّبَنَّكُمْ اَجْمَع۪ينَ

Firavun: “Demek ben size izin vermeden ona inandınız ha! Anlaşıldı: Size büyüyü öğreten ustanız oymuş! Size yapacağımı da yakında öğreneceksiniz. Farklı yönlerden olmak üzere el ve ayaklarınızı kesecek ve hepinizi asacağım!”

قَالُوا لَا ضَيْرَۘ اِنَّٓا اِلٰى رَبِّنَا مُنْقَلِبُونَۚ

“Hiç önemi yok!” dediler, “Biz zaten Rabbimize döneceğiz!”

اِنَّا نَطْمَعُ اَنْ يَغْفِرَ لَنَا رَبُّنَا خَطَايَانَٓا اَنْ كُنَّٓا اَوَّلَ الْمُؤْمِن۪ينَۜ۟

“İman edenlerin öncüleri olduğumuzdan ötürü umarız ki Rabbimiz günahlarımızı affeder.”

وَاَوْحَيْنَٓا اِلٰى مُوسٰٓى اَنْ اَسْرِ بِعِبَاد۪ٓي اِنَّكُمْ مُتَّبَعُونَ

Mûsâ’ya da: “Mümin kullarımı geceden yola çıkar; zira siz mutlaka takip edileceksiniz!” diye vahyettik.

فَاَرْسَلَ فِرْعَوْنُ فِي الْمَدَٓائِنِ حَاشِر۪ينَۚ

Firavun ise onları takip etmek gayesiyle, bütün şehirlere asker toplamak üzere görevliler çıkardı.

اِنَّ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ لَشِرْذِمَةٌ قَل۪يلُونَۙ

“Esasen bunlar çok küçük, sefil bir gruptur.

وَاِنَّهُمْ لَنَا لَغَٓائِظُونَۙ

Fakat bize karşı kızgın olup diş bilemektedirler.

وَاِنَّا لَجَم۪يعٌ حَاذِرُونَۜ

Biz de elbette uyanık, tedbirli bir topluluğuz.” diyordu.

فَاَخْرَجْنَاهُمْ مِنْ جَنَّاتٍ وَعُيُونٍۙ

(57-58) Ama neticede Biz onları bahçelerinden ve pınarlarından, hazinelerinden, servetlerinden ve kendilerince çok değerli makam ve mevkilerinden çıkardık.

وَكُنُوزٍ وَمَقَامٍ كَر۪يمٍۙ

(57-58) Ama neticede Biz onları bahçelerinden ve pınarlarından, hazinelerinden, servetlerinden ve kendilerince çok değerli makam ve mevkilerinden çıkardık.

كَذٰلِكَۜ وَاَوْرَثْنَاهَا بَن۪ٓي اِسْرَٓاء۪يلَۚ

Bu olay böylece tamamlandı. Bahsedilen bütün o nimetlere İsrailoğullarını mirasçı yaptık.

Bu ara cümle 7,137’de atıfta bulunulan, İsrailoğullarının Mısır’daki sefalet günlerinden sonra Filistin’de kavuşacakları bolluk ve ikbal günlerine işaret etmektedir.

فَاَتْبَعُوهُمْ مُشْرِق۪ينَ

(Takip kıssasına dönelim) Güneş doğup ortalığı aydınlatırken Firavun’un ordusu onları takibe koyuldu.

فَلَمَّا تَرَٓاءَ الْجَمْعَانِ قَالَ اَصْحَابُ مُوسٰٓى اِنَّا لَمُدْرَكُونَۚ

İki topöreşınca Mûsâ’nın arşlaı: “Eyşti” de

قَالَ كَلَّاۚ اِنَّ مَعِيَ رَبّ۪ي سَيَهْد۪ينِ

“Haır, asla!” dedi, “Rabş yoös”

فَاَوْحَيْنَٓا اِلٰى مُوسٰٓى اَنِ اضْرِبْ بِعَصَاكَ الْبَحْرَۜ فَانْفَلَقَ فَكَانَ كُلُّ فِرْقٍ كَالطَّوْدِ الْعَظ۪يمِۚ

Biz Mûsâ’ya: “Asânı de” di Vuılı, öydor gibi açılan yoınüyük dağlar giük

وَاَزْلَفْنَا ثَمَّ الْاٰخَر۪ينَۚ

(64-66) Öteri (Fira’un orştırık. Mûsâ’yı ve beraık. Öbürğduk.

وَاَنْجَيْنَا مُوسٰى وَمَنْ مَعَهُٓ اَجْمَع۪ينَۚ

(64-66) Öteri (Fira’un orştırık. Mûsâ’yı ve beraık. Öbürğduk.

ثُمَّ اَغْرَقْنَا الْاٰخَر۪ينَۜ

(64-66) Öteri (Fira’un orştırık. Mûsâ’yı ve beraık. Öbürğduk.

اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَةًۜ وَمَا كَانَ اَكْثَرُهُمْ مُؤْمِن۪ينَ

Elbetda alınaret vardır, fakat onın ekret alıp da iman et

وَاِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ الْعَز۪يزُ الرَّح۪يمُ۟

Ama Sehimdir (mutş mermet sahi

وَاتْلُ عَلَيْهِمْ نَبَاَ اِبْرٰه۪يمَۢ

Onİbhim’in başınçen

اِذْ قَالَ لِاَب۪يهِ وَقَوْمِه۪ مَا تَعْبُدُونَ

Günün bide o babaına ve halına hiben: “Söyler misiıyorsunuz?” de

قَالُوا نَعْبُدُ اَصْنَامًا فَنَظَلُّ لَهَا عَاكِف۪ينَ

On“Kendi putlaımıza iba” deve ettiler: “Onğiz!”

قَالَ هَلْ يَسْمَعُونَكُمْ اِذْ تَدْعُونَۙ

(72-73) “Pe” dedi, “Siz kenğinizde onlar sişiı? Yaınızınızı?

اَوْ يَنْفَعُونَكُمْ اَوْ يَضُرُّونَ

(72-73) “Pe” dedi, “Siz kenğinizde onlar sişiı? Yaınızınızı?

قَالُوا بَلْ وَجَدْنَٓا اٰبَٓاءَنَا كَذٰلِكَ يَفْعَلُونَ

“Yook!” deler, “ama ataımızı böyma için”

قَالَ اَفَرَاَيْتُمْ مَا كُنْتُمْ تَعْبُدُونَۙ

(75-76) İb“Peınız, geçmiş baınızın tapıeyınün

اَنْتُمْ وَاٰبَٓاؤُ۬كُمُ الْاَقْدَمُونَ

(75-76) İb“Peınız, geçmiş baınızın tapıeyınün

فَاِنَّهُمْ عَدُوٌّ ل۪ٓي اِلَّا رَبَّ الْعَالَم۪ينَۙ

Biığınız o tanrılar, Rabülâleç, hepüşmanımır.

Kur’ân’ın, Hz. İbâhim (a.s.)’ın tevhid inanına fazla yer verti şuİbâhim’in dinine mensup olmakla öğünüyorı. Öte yanırisönüsü olğuri sürüyorı. Kur’ân bütün onşuİbâhim’in dini, şim’ın siği İsâm diniç içinni, vataını ve milâh Filis’de, gâh Hicaz’da gâh Mısır’da sürün haı yaşaıştı.

اَلَّذ۪ي خَلَقَن۪ي فَهُوَ يَهْد۪ينِۙ

O’dur beânını veren, maddeânen yol gös

وَالَّذ۪ي هُوَ يُطْعِمُن۪ي وَيَسْق۪ينِۙ

O’dur beni doyuran, O’dur beni içi

وَاِذَا مَرِضْتُ فَهُوَ يَشْف۪ينِۖ

Hasımda O’dur başi

وَالَّذ۪ي يُم۪يتُن۪ي ثُمَّ يُحْي۪ينِۙ

O’dur beni ölürera da diril

Alı yaıp kendi haliırakıştır. Onun vücudunu devamlı sute geliştirme, her türü ihçlaını karşılama işlene almıştır. Yüce Yaıcı buöyme bağlaıştır ki inın bu kaübemi güzelce farketmekâyıkıymaktaır.

وَالَّذ۪ٓي اَطْمَعُ اَنْ يَغْفِرَ ل۪ي خَط۪ٓيـَٔت۪ي يَوْمَ الدّ۪ينِۜ

Büyük hesap günü günahlaımı bağışlağını umğum ulu Rabne O’dur.

رَبِّ هَبْ ل۪ي حُكْمًا وَاَلْحِقْن۪ي بِالصَّالِح۪ينَۙ

Ya Rabî! Bana hikni hayırı kulın araına dahil eyle!

وَاجْعَلْ ل۪ي لِسَانَ صِدْقٍ فِي الْاٰخِر۪ينَۙ

Geleçinırakı, hayırla anılı nasib eyle bana.

وَاجْعَلْن۪ي مِنْ وَرَثَةِ جَنَّةِ النَّع۪يمِۙ

Naim cennetâris olanî.

وَاغْفِرْ لِاَب۪ٓي اِنَّهُ كَانَ مِنَ الضَّٓالّ۪ينَۙ

Baı da affet, (ona tövbe ve iman nasib et). Zira o yoluşaşıranında.

وَلَا تُخْزِن۪ي يَوْمَ يُبْعَثُونَۙ

İnın dirilımahşer günü rüsme beni ya Rabî.

يَوْمَ لَا يَنْفَعُ مَالٌ وَلَا بَنُونَۙ

O gün ki ne mal, ne mülk, ne evlat insa

اِلَّا مَنْ اَتَى اللّٰهَ بِقَلْبٍ سَل۪يمٍۜ

O gün insağlaşey, Allah’a teslim etği seönül olur.

وَاُزْلِفَتِ الْجَنَّةُ لِلْمُتَّق۪ينَۙ

O gün cennet mütştırılır.

وَبُرِّزَتِ الْجَح۪يمُ لِلْغَاو۪ينَۙ

O gün cehennem azınös

وَق۪يلَ لَهُمْ اَيْنَ مَا كُنْتُمْ تَعْبُدُونَۙ

(92-93) Ve onra: “Ne’tan başka tapıkınız? Siım edeı, kenı?” de

مِنْ دُونِ اللّٰهِۜ هَلْ يَنْصُرُونَكُمْ اَوْ يَنْتَصِرُونَۜ

(92-93) Ve onra: “Ne’tan başka tapıkınız? Siım edeı, kenı?” de

فَكُبْكِبُوا ف۪يهَا هُمْ وَالْغَاوُ۫نَۙ

(94-95) Arından onlar da, o azgınûn İblis orduhenneme fırılır.

وَجُنُودُ اِبْل۪يسَ اَجْمَعُونَۜ

(94-95) Arından onlar da, o azgınûn İblis orduhenneme fırılır.

قَالُوا وَهُمْ ف۪يهَا يَخْتَصِمُونَۙ

(96-102) Orada putıyçeşirken şöyle derler “Valıkık içinde imişiz!” “Çünü biz siülâlezi saptıranlar da, o müc “Şimdi artık ne şeçizim, ne candan bir dos” “Ah! Ne olurân olsa da dünönüminık!”

Sice anlaşılızeâyet, kâfirler lehindeşedetmeküminınşeati inkâr edenâyeti ileri sürçer

تَاللّٰهِ اِنْ كُنَّا لَف۪ي ضَلَالٍ مُب۪ينٍۙ

(96-102) Orada putıyçeşirken şöyle derler “Valıkık içinde imişiz!” “Çünü biz siülâlezi saptıranlar da, o müc “Şimdi artık ne şeçizim, ne candan bir dos” “Ah! Ne olurân olsa da dünönüminık!”

اِذْ نُسَوّ۪يكُمْ بِرَبِّ الْعَالَم۪ينَ

(96-102) Orada putıyçeşirken şöyle derler “Valıkık içinde imişiz!” “Çünü biz siülâlezi saptıranlar da, o müc “Şimdi artık ne şeçizim, ne candan bir dos” “Ah! Ne olurân olsa da dünönüminık!”

وَمَٓا اَضَلَّنَٓا اِلَّا الْمُجْرِمُونَ

(96-102) Orada putıyçeşirken şöyle derler “Valıkık içinde imişiz!” “Çünü biz siülâlezi saptıranlar da, o müc “Şimdi artık ne şeçizim, ne candan bir dos” “Ah! Ne olurân olsa da dünönüminık!”

فَمَا لَنَا مِنْ شَافِع۪ينَۙ

(96-102) Orada putıyçeşirken şöyle derler “Valıkık içinde imişiz!” “Çünü biz siülâlezi saptıranlar da, o müc “Şimdi artık ne şeçizim, ne candan bir dos” “Ah! Ne olurân olsa da dünönüminık!”

وَلَا صَد۪يقٍ حَم۪يمٍ

(96-102) Orada putıyçeşirken şöyle derler “Valıkık içinde imişiz!” “Çünü biz siülâlezi saptıranlar da, o müc “Şimdi artık ne şeçizim, ne candan bir dos” “Ah! Ne olurân olsa da dünönüminık!”

فَلَوْ اَنَّ لَنَا كَرَّةً فَنَكُونَ مِنَ الْمُؤْمِن۪ينَ

(96-102) Orada putıyçeşirken şöyle derler “Valıkık içinde imişiz!” “Çünü biz siülâlezi saptıranlar da, o müc “Şimdi artık ne şeçizim, ne candan bir dos” “Ah! Ne olurân olsa da dünönüminık!”

اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَةًۜ وَمَا كَانَ اَكْثَرُهُمْ مُؤْمِن۪ينَ

Elbetda alınaret vardır; faın ekret alıp da iman et

وَاِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ الْعَز۪يزُ الرَّح۪يمُ۟

Ama seîmş mermet sahi

كَذَّبَتْ قَوْمُ نُوحٍۨ الْمُرْسَل۪ينَۚ

Nûh’un halkı da gönlen resulleı sayı.

اِذْ قَالَ لَهُمْ اَخُوهُمْ نُوحٌ اَلَا تَتَّقُونَۚ

Karşleûh onlaşöyle demişti: “Hâlâ inâr ve isınısınız?

اِنّ۪ي لَكُمْ رَسُولٌ اَم۪ينٌۙ

Bize gönş güveçi

فَاتَّقُوا اللّٰهَ وَاَط۪يعُونِۚ

Öyse Allah’a karşı gelmekten sakının da bana itaat edin!

وَمَٓا اَسْـَٔلُكُمْ عَلَيْهِ مِنْ اَجْرٍۚ اِنْ اَجْرِيَ اِلَّا عَلٰى رَبِّ الْعَالَم۪ينَۚ

Bu hizten ötürü sizden hiçbir ücücülâleîn’dir.

فَاتَّقُوا اللّٰهَ وَاَط۪يعُونِۜ

Haydi öy’a karşı gelmekten sakının da bana itaat edin!.”

قَالُٓوا اَنُؤْمِنُ لَكَ وَاتَّبَعَكَ الْاَرْذَلُونَۜ

“A!” deler, “Seımından olını göre göre saızı naıl beklersin?”

قَالَ وَمَا عِلْم۪ي بِمَا كَانُوا يَعْمَلُونَۚ

(112-113) Nûh: “Onın daha önıkı hakın Siıcık bir şuı biın hesaı an

اِنْ حِسَابُهُمْ اِلَّا عَلٰى رَبّ۪ي لَوْ تَشْعُرُونَۚ

(112-113) Nûh: “Onın daha önıkı hakın Siıcık bir şuı biın hesaı an

وَمَٓا اَنَا۬ بِطَارِدِ الْمُؤْمِن۪ينَۚ

(114-115) Ben iman edenri asla koçıkça uyaçi”

اِنْ اَنَا۬ اِلَّا نَذ۪يرٌ مُب۪ينٌۜ

(114-115) Ben iman edenri asla koçıkça uyaçi”

قَالُوا لَئِنْ لَمْ تَنْتَهِ يَا نُوحُ لَتَكُونَنَّ مِنَ الْمَرْجُوم۪ينَۜ

Onlar: “Nûh! Bizi dinle! Eğer bu dâvaçmezşa tuın!” dediler.

Merûm’un iki anı olabişlanış, recm edilş. 2. Her taış, lânetş. Buâna da geçer

قَالَ رَبِّ اِنَّ قَوْم۪ي كَذَّبُونِۚ

(117-118) Nûh: “Ya Rabî, deım beı sayı. Arık bele onlar araınükünü Sen ver, beüminlas eyle ya Rabî!”

فَافْتَحْ بَيْن۪ي وَبَيْنَهُمْ فَتْحًا وَنَجِّن۪ي وَمَنْ مَعِيَ مِنَ الْمُؤْمِن۪ينَ

(117-118) Nûh: “Ya Rabî, deım beı sayı. Arık bele onlar araınükünü Sen ver, beüminlas eyle ya Rabî!”

فَاَنْجَيْنَاهُ وَمَنْ مَعَهُ فِي الْفُلْكِ الْمَشْحُونِۚ

Hülaınükle dolu gemi içinık.

ثُمَّ اَغْرَقْنَا بَعْدُ الْبَاق۪ينَۜ

Sonra diğerlerini de boğuverdik.

اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَةًۜ وَمَا كَانَ اَكْثَرُهُمْ مُؤْمِن۪ينَ

Elbetda alınaret var, faın ekıp da iman et

وَاِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ الْعَز۪يزُ الرَّح۪يمُ۟

Ama Seîmş mermet sahi

كَذَّبَتْ عَادٌۨ الْمُرْسَل۪ينَۚ

Âd halkı da resulleı sayı.

اِذْ قَالَ لَهُمْ اَخُوهُمْ هُودٌ اَلَا تَتَّقُونَۚ

(124-127) Karşleûd onlaşöyle dedi: “Hâlâ inâr ve isınısınız? Bize gönş güveçi Öyse Allah’a karşı gelmekten sakının da bana itaat edin! Bu hizten ötürü sizden hiç bir üc Beücülâle’dir.

اِنّ۪ي لَكُمْ رَسُولٌ اَم۪ينٌۙ

(124-127) Karşleûd onlaşöyle dedi: “Hâlâ inâr ve isınısınız? Bize gönş güveçi Öyse Allah’a karşı gelmekten sakının da bana itaat edin! Bu hizten ötürü sizden hiç bir üc Beücülâle’dir.

فَاتَّقُوا اللّٰهَ وَاَط۪يعُونِۚ

(124-127) Karşleûd onlaşöyle dedi: “Hâlâ inâr ve isınısınız? Bize gönş güveçi Öyse Allah’a karşı gelmekten sakının da bana itaat edin! Bu hizten ötürü sizden hiç bir üc Beücülâle’dir.

وَمَٓا اَسْـَٔلُكُمْ عَلَيْهِ مِنْ اَجْرٍۚ اِنْ اَجْرِيَ اِلَّا عَلٰى رَبِّ الْعَالَم۪ينَۜ

(124-127) Karşleûd onlaşöyle dedi: “Hâlâ inâr ve isınısınız? Bize gönş güveçi Öyse Allah’a karşı gelmekten sakının da bana itaat edin! Bu hizten ötürü sizden hiç bir üc Beücülâle’dir.

اَتَبْنُونَ بِكُلِّ ر۪يعٍ اٰيَةً تَعْبَثُونَۙ

(128-130) Siz her yol üzeçenşaşırtçin bir alaıp saçma saşeyle mi uğraşırınız? O muazılaı dünda ebedî kalle mi inşa edi Başkaının hukuşı hiç sınır taımaöyle zorbaık mı yaınız?

Hz. Hud o biın sace plan, sayı ve ihşamına değil, ayı zaı yaılaın o milleâk, külür ve meti üzeın etkiş olu

وَتَتَّخِذُونَ مَصَانِعَ لَعَلَّكُمْ تَخْلُدُونَۚ

(128-130) Siz her yol üzeçenşaşırtçin bir alaıp saçma saşeyle mi uğraşırınız? O muazılaı dünda ebedî kalle mi inşa edi Başkaının hukuşı hiç sınır taımaöyle zorbaık mı yaınız?

وَاِذَا بَطَشْتُمْ بَطَشْتُمْ جَبَّار۪ينَۚ

(128-130) Siz her yol üzeçenşaşırtçin bir alaıp saçma saşeyle mi uğraşırınız? O muazılaı dünda ebedî kalle mi inşa edi Başkaının hukuşı hiç sınır taımaöyle zorbaık mı yaınız?

فَاتَّقُوا اللّٰهَ وَاَط۪يعُونِۚ

(131-135) Allah’a karşı gelmekten sakının da bana itaat edin. Siğiren, size davarlar ve ev bağ ve bahçeler, pınarütden o Rabbişı gelmekten sakının. Mütş bir günün azaının tepeze ineceğinçekten endişe edi”

وَاتَّقُوا الَّذ۪ٓي اَمَدَّكُمْ بِمَا تَعْلَمُونَۚ

(131-135) Allah’a karşı gelmekten sakının da bana itaat edin. Siğiren, size davarlar ve ev bağ ve bahçeler, pınarütden o Rabbişı gelmekten sakının. Mütş bir günün azaının tepeze ineceğinçekten endişe edi”

اَمَدَّكُمْ بِاَنْعَامٍ وَبَن۪ينَۙ

(131-135) Allah’a karşı gelmekten sakının da bana itaat edin. Siğiren, size davarlar ve ev bağ ve bahçeler, pınarütden o Rabbişı gelmekten sakının. Mütş bir günün azaının tepeze ineceğinçekten endişe edi”

وَجَنَّاتٍ وَعُيُونٍۚ

(131-135) Allah’a karşı gelmekten sakının da bana itaat edin. Siğiren, size davarlar ve ev bağ ve bahçeler, pınarütden o Rabbişı gelmekten sakının. Mütş bir günün azaının tepeze ineceğinçekten endişe edi”

اِنّ۪ٓي اَخَافُ عَلَيْكُمْ عَذَابَ يَوْمٍ عَظ۪يمٍۜ

(131-135) Allah’a karşı gelmekten sakının da bana itaat edin. Siğiren, size davarlar ve ev bağ ve bahçeler, pınarütden o Rabbişı gelmekten sakının. Mütş bir günün azaının tepeze ineceğinçekten endişe edi”

قَالُوا سَوَٓاءٌ عَلَيْنَٓا اَوَعَظْتَ اَمْ لَمْ تَكُنْ مِنَ الْوَاعِظ۪ينَۙ

(136-138) “Sen” deler, “Ha böyhat etmiş, ha etmeşsin, bize göre hep Biğuönımızın sürüp geâdetleşka bir şey değil Biz bunötürü de cezaırılağiliz!”

اِنْ هٰذَٓا اِلَّا خُلُقُ الْاَوَّل۪ينَۙ

(136-138) “Sen” deler, “Ha böyhat etmiş, ha etmeşsin, bize göre hep Biğuönımızın sürüp geâdetleşka bir şey değil Biz bunötürü de cezaırılağiliz!”

وَمَا نَحْنُ بِمُعَذَّب۪ينَۚ

(136-138) “Sen” deler, “Ha böyhat etmiş, ha etmeşsin, bize göre hep Biğuönımızın sürüp geâdetleşka bir şey değil Biz bunötürü de cezaırılağiliz!”

فَكَذَّبُوهُ فَاَهْلَكْنَاهُمْۜ اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَةًۜ وَمَا كَانَ اَكْثَرُهُمْ مُؤْمِن۪ينَ

Neı sayılar, Biz de onı imha ettik. Elbetınaret var, faın ekret alıp da iman et

وَاِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ الْعَز۪يزُ الرَّح۪يمُ۟

Ama Sehimdir (mutş mermet sahi

كَذَّبَتْ ثَمُودُ الْمُرْسَل۪ينَۚ

Semud halkı da resulleı sayı.

اِذْ قَالَ لَهُمْ اَخُوهُمْ صَالِحٌ اَلَا تَتَّقُونَۚ

(142-145) Karşleri Salih onşöyle dedi: “Hâlâ inâr ve isınısınız? Bize gönş güveçi Öyse Allah’a karşı gelmekten sakının da bana itaat edin! Bu hizten dolaı sizden hiçbir üc Beücülâle’dir.

اِنّ۪ي لَكُمْ رَسُولٌ اَم۪ينٌۙ

(142-145) Karşleri Salih onşöyle dedi: “Hâlâ inâr ve isınısınız? Bize gönş güveçi Öyse Allah’a karşı gelmekten sakının da bana itaat edin! Bu hizten dolaı sizden hiçbir üc Beücülâle’dir.

فَاتَّقُوا اللّٰهَ وَاَط۪يعُونِۚ

(142-145) Karşleri Salih onşöyle dedi: “Hâlâ inâr ve isınısınız? Bize gönş güveçi Öyse Allah’a karşı gelmekten sakının da bana itaat edin! Bu hizten dolaı sizden hiçbir üc Beücülâle’dir.

وَمَٓا اَسْـَٔلُكُمْ عَلَيْهِ مِنْ اَجْرٍۚ اِنْ اَجْرِيَ اِلَّا عَلٰى رَبِّ الْعَالَم۪ينَۜ

(142-145) Karşleri Salih onşöyle dedi: “Hâlâ inâr ve isınısınız? Bize gönş güveçi Öyse Allah’a karşı gelmekten sakının da bana itaat edin! Bu hizten dolaı sizden hiçbir üc Beücülâle’dir.

اَتُتْرَكُونَ ف۪ي مَا هٰهُنَٓا اٰمِن۪ينَۙ

Siz buüven içindi rahaınıza bıraılağınızı mı saıyor

ف۪ي جَنَّاتٍ وَعُيُونٍۙ

(147-148) Bağlarçeınarın başınler, bosı kırılaükü salımı sarkan hurmaıkçin devamlı kağınızı mı saıyor

وَزُرُوعٍ وَنَخْلٍ طَلْعُهَا هَض۪يمٌۚ

(147-148) Bağlarçeınarın başınler, bosı kırılaükü salımı sarkan hurmaıkçin devamlı kağınızı mı saıyor

وَتَنْحِتُونَ مِنَ الْجِبَالِ بُيُوتًا فَارِه۪ينَۚ

Böyle dününüz için mi dağlarda ince bir sari lüks vil

Hiın kude Tebük ciında Hicr dağının baı yaçlaında Seluın kaı mesçeılar, yükık ve dünî kudşaüyük emek ürünüdürınılaı bu gün de görüleım hayvan figürüsü bu yaılar, koşuçada Medaırılır.

فَاتَّقُوا اللّٰهَ وَاَط۪يعُونِۚ

(150-152) Arık Al’a karşı gelmekten sakının da bana itaat edin. Saın işi gücü dünda fesat çıkaıp niı boz düzeltçin ise hiç bir gaydi aşanın istekın.

وَلَا تُط۪يعُٓوا اَمْرَ الْمُسْرِف۪ينَۙ

(150-152) Arık Al’a karşı gelmekten sakının da bana itaat edin. Saın işi gücü dünda fesat çıkaıp niı boz düzeltçin ise hiç bir gaydi aşanın istekın.

اَلَّذ۪ينَ يُفْسِدُونَ فِي الْاَرْضِ وَلَا يُصْلِحُونَ

(150-152) Arık Al’a karşı gelmekten sakının da bana itaat edin. Saın işi gücü dünda fesat çıkaıp niı boz düzeltçin ise hiç bir gaydi aşanın istekın.

قَالُٓوا اِنَّمَٓا اَنْتَ مِنَ الْمُسَحَّر۪ينَۚ

(153-154) “Sen” deler, “bir siılışlar Hem bize hiçbir üsünün yok, biın. Yok eğer böyle değil de, idda doğru isen mûcize gös”

مَٓا اَنْتَ اِلَّا بَشَرٌ مِثْلُنَاۚ فَأْتِ بِاٰيَةٍ اِنْ كُنْتَ مِنَ الصَّادِق۪ينَ

(153-154) “Sen” deler, “bir siılışlar Hem bize hiçbir üsünün yok, biın. Yok eğer böyle değil de, idda doğru isen mûcize gös”

قَالَ هٰذِه۪ نَاقَةٌ لَهَا شِرْبٌ وَلَكُمْ شِرْبُ يَوْمٍ مَعْلُومٍۚ

(155-156) Sa“İşte mûcişu dişi deve! Nöbetşe olaçme sıraı, beünde de sizin içme sıraız ol Saın ona kötülük edeyim deütş bir günün azaı basırıve” de

وَلَا تَمَسُّوهَا بِسُٓوءٍ فَيَأْخُذَكُمْ عَذَابُ يَوْمٍ عَظ۪يمٍ

(155-156) Sa“İşte mûcişu dişi deve! Nöbetşe olaçme sıraı, beünde de sizin içme sıraız ol Saın ona kötülük edeyim deütş bir günün azaı basırıve” de

فَعَقَرُوهَا فَاَصْبَحُوا نَادِم۪ينَۙ

Derveğazılar, ama çok geçmeıkına pişman ol

فَاَخَذَهُمُ الْعَذَابُۜ اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَةًۜ وَمَا كَانَ اَكْثَرُهُمْ مُؤْمِن۪ينَ

Çünü bilı basırıver Elbetda alınaret vardı. Fakat onın ekıp da iman et

Semud halkınünümüze ulaşan taî kaınılar varır. Hicr deölde (Mediük araınınılar araınır. Bu kuı Devî kaçin’in mûciî deçtiği kuğu bil aden, mütş zelçaınısı etği anlaşılmaktaır (Tefhim). Hicr’deınılaın benzerÜrün’de Petra bölde de vardır. Baı şarçılar Kur’ân hakında şüpırçin Hicr’deın Semud’a değil, Nabatılağuılar, Semud halkınöğre’atı mükemmel duruştırış olabi

وَاِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ الْعَز۪يزُ الرَّح۪يمُ۟

Ama seîmş mermet sahi

كَذَّبَتْ قَوْمُ لُوطٍۨ الْمُرْسَل۪ينَۚ

Lût halkı da elçileri yalancı saydı.

اِذْ قَالَ لَهُمْ اَخُوهُمْ لُوطٌ اَلَا تَتَّقُونَۚ

(161-164) Kardeşleri Lût onlara şöyle dedi: “Hâlâ inkâr ve isyandan sakınmayacak mısınız? Bilin ki ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim. Öyleyse Allah’a karşı gelmekten sakının da bana itaat edin! Bu hizmetten ötürü sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim ücretimi verecek olan ancak Rabbülalemin'dir.

اِنّ۪ي لَكُمْ رَسُولٌ اَم۪ينٌۙ

(161-164) Kardeşleri Lût onlara şöyle dedi: “Hâlâ inkâr ve isyandan sakınmayacak mısınız? Bilin ki ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim. Öyleyse Allah’a karşı gelmekten sakının da bana itaat edin! Bu hizmetten ötürü sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim ücretimi verecek olan ancak Rabbülalemin'dir.

فَاتَّقُوا اللّٰهَ وَاَط۪يعُونِۚ

(161-164) Kardeşleri Lût onlara şöyle dedi: “Hâlâ inkâr ve isyandan sakınmayacak mısınız? Bilin ki ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim. Öyleyse Allah’a karşı gelmekten sakının da bana itaat edin! Bu hizmetten ötürü sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim ücretimi verecek olan ancak Rabbülalemin'dir.

وَمَٓا اَسْـَٔلُكُمْ عَلَيْهِ مِنْ اَجْرٍۚ اِنْ اَجْرِيَ اِلَّا عَلٰى رَبِّ الْعَالَم۪ينَۜ

(161-164) Kardeşleri Lût onlara şöyle dedi: “Hâlâ inkâr ve isyandan sakınmayacak mısınız? Bilin ki ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim. Öyleyse Allah’a karşı gelmekten sakının da bana itaat edin! Bu hizmetten ötürü sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim ücretimi verecek olan ancak Rabbülalemin'dir.

اَتَأْتُونَ الذُّكْرَانَ مِنَ الْعَالَم۪ينَۙ

(165-166) Neden siz bütün insanlardan sadece erkeklere şehvetle varıyorsunuz? Neden Rabbinizin sizin için yarattığı eşlerinizi bırakıp da bu işi yapıyorsunuz? Siz hakikaten iyice azmış bir toplumsunuz!”

وَتَذَرُونَ مَا خَلَقَ لَكُمْ رَبُّكُمْ مِنْ اَزْوَاجِكُمْۜ بَلْ اَنْتُمْ قَوْمٌ عَادُونَ

(165-166) Neden siz bütün insanlardan sadece erkeklere şehvetle varıyorsunuz? Neden Rabbinizin sizin için yarattığı eşlerinizi bırakıp da bu işi yapıyorsunuz? Siz hakikaten iyice azmış bir toplumsunuz!”

قَالُوا لَئِنْ لَمْ تَنْتَهِ يَا لُوطُ لَتَكُونَنَّ مِنَ الْمُخْرَج۪ينَ

“Bizi dinle Lût!” dediler, “Bu söylediklerine son vermezsen mutlaka yurt dışına sürüleceksin!

قَالَ اِنّ۪ي لِعَمَلِكُمْ مِنَ الْقَال۪ينَۜ

(168-169) “Ben” dedi, “Sizin yaptığınız bu işten nefret ediyorum. Beni ve bana tâbi olanları, onların yaptıkları kötülüğün cezasından ve onların her türlü şerrinden Sen kurtar ya Rabbi!”

رَبِّ نَجِّن۪ي وَاَهْل۪ي مِمَّا يَعْمَلُونَ

(168-169) “Ben” dedi, “Sizin yaptığınız bu işten nefret ediyorum. Beni ve bana tâbi olanları, onların yaptıkları kötülüğün cezasından ve onların her türlü şerrinden Sen kurtar ya Rabbi!”

فَنَجَّيْنَاهُ وَاَهْلَهُٓ اَجْمَع۪ينَۙ

Biz de onu ve ona uyanları tamamen kurtardık.

اِلَّا عَجُوزًا فِي الْغَابِر۪ينَۚ

Yalnız bir koca karı geride kalıp helâk edilenler arasında oldu.

ثُمَّ دَمَّرْنَا الْاٰخَر۪ينَۚ

Sonra geridekileri hep imhâ ettik.

Lut halkının başına inen azap Tevrat’ta ve antik dönemden kalan eserlerde de yer alır. Ayrıca, bazı tarihî ve arkeolojik araştırmalar da olayı tesbit etmektedir. Olay Lût Gölü (Ölü Deniz) civarında, m. ö. yaklaşık 1900 sıralarında vaki olmuştur. Bu vadide Lût kavminin yaşadığı Sodom şehrinin yanısıra Gomore, Adma, Zebuyem kentleri de vardı.

وَاَمْطَرْنَا عَلَيْهِمْ مَطَرًاۚ فَسَٓاءَ مَطَرُ الْمُنْذَر۪ينَ

Üzerlerine öyle helâk eden bir yağmur yağdırdık ki sorma! Uyarılanların başına yağan musîbet ne fena idi!

اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَةًۜ وَمَا كَانَ اَكْثَرُهُمْ مُؤْمِن۪ينَ

Elbette bunda alınacak ibret vardır. Fakat onların ekserisi ibret alıp da iman etmezler.

وَاِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ الْعَز۪يزُ الرَّح۪يمُ۟

Ama senin Rabbin aziz ve rahîmdir (mutlak galiptir, geniş merhamet sahibidir).

كَذَّبَ اَصْحَابُ لْـَٔيْكَةِ الْمُرْسَل۪ينَۚ

Eyke halkı da resulleri yalancı saydı.

Eyke ile Medyen bazı müfessirlere göre aynı, bazılarına göre ise iki ayrı kavim idi. Muhtemelen bunlar aynı ırkın iki kolu idiler. Hz. İbrâhim’in oğlu Medyen’e nisbet edilen bu halk, Hicaz’ın kuzeyinden itibaren Filistin’in güneyine kadar çeşitli yerleşim merkezleri kurmuşlardı.

اِذْ قَالَ لَهُمْ شُعَيْبٌ اَلَا تَتَّقُونَۚ

(177-180) Şuayb onlara şöyle dedi: “Hâlâ inkâr ve isyandan sakınmayacak mısınız? Ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim. Öyleyse Allah’a karşı gelmekten sakının da bana itaat edin! Bu hizmetten ötürü sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim ücretimi verecek olan, ancak Rabbülâlemin’dir.”

اِنّ۪ي لَكُمْ رَسُولٌ اَم۪ينٌۙ

(177-180) Şuayb onlara şöyle dedi: “Hâlâ inkâr ve isyandan sakınmayacak mısınız? Ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim. Öyleyse Allah’a karşı gelmekten sakının da bana itaat edin! Bu hizmetten ötürü sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim ücretimi verecek olan, ancak Rabbülâlemin’dir.”

فَاتَّقُوا اللّٰهَ وَاَط۪يعُونِۚ

(177-180) Şuayb onlara şöyle dedi: “Hâlâ inkâr ve isyandan sakınmayacak mısınız? Ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim. Öyleyse Allah’a karşı gelmekten sakının da bana itaat edin! Bu hizmetten ötürü sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim ücretimi verecek olan, ancak Rabbülâlemin’dir.”

وَمَٓا اَسْـَٔلُكُمْ عَلَيْهِ مِنْ اَجْرٍۚ اِنْ اَجْرِيَ اِلَّا عَلٰى رَبِّ الْعَالَم۪ينَۜ

(177-180) Şuayb onlara şöyle dedi: “Hâlâ inkâr ve isyandan sakınmayacak mısınız? Ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim. Öyleyse Allah’a karşı gelmekten sakının da bana itaat edin! Bu hizmetten ötürü sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim ücretimi verecek olan, ancak Rabbülâlemin’dir.”

اَوْفُوا الْكَيْلَ وَلَا تَكُونُوا مِنَ الْمُخْسِر۪ينَۚ

Ölçeği, tam ölçün de eksik ölçüp hak yiyenlerden olmayın!

وَزِنُوا بِالْقِسْطَاسِ الْمُسْتَق۪يمِۚ

(182-183) Doğru terazi ile tartın, halkın hakkından bir şey kısmayın! Ülkede bozgunculuk yaparak nizamı bozmayın!

وَلَا تَبْخَسُوا النَّاسَ اَشْيَٓاءَهُمْ وَلَا تَعْثَوْا فِي الْاَرْضِ مُفْسِد۪ينَۚ

(182-183) Doğru terazi ile tartın, halkın hakkından bir şey kısmayın! Ülkede bozgunculuk yaparak nizamı bozmayın!

وَاتَّقُوا الَّذ۪ي خَلَقَكُمْ وَالْجِبِلَّةَ الْاَوَّل۪ينَۜ

“Sizi de sizden önceki nesilleri de yaratan Rabbinize karşı gelmekten sakının.”

قَالُٓوا اِنَّمَٓا اَنْتَ مِنَ الْمُسَحَّر۪ينَۙ

“Sen” dediler, “Bir sihirin etkisine kapılmışsın.

وَمَٓا اَنْتَ اِلَّا بَشَرٌ مِثْلُنَا وَاِنْ نَظُنُّكَ لَمِنَ الْكَاذِب۪ينَۚ

Bize hiç bir üstünlüğün yok, sen de bizim gibi bir insansın. Doğrusu, biz seni yalancılardan sanıyoruz.

فَاَسْقِطْ عَلَيْنَا كِسَفًا مِنَ السَّمَٓاءِ اِنْ كُنْتَ مِنَ الصَّادِق۪ينَۜ

Eğer peygamberlik iddiasında doğru isen haydi gökten üstümüze bir parça düşür, üstümüze azap indir!”

قَالَ رَبّ۪ٓي اَعْلَمُ بِمَا تَعْمَلُونَ

Şuayb: “Rabbim sizin yaptıklarınızı çok iyi biliyor.” dedi.

فَكَذَّبُوهُ فَاَخَذَهُمْ عَذَابُ يَوْمِ الظُّلَّةِۜ اِنَّهُ كَانَ عَذَابَ يَوْمٍ عَظ۪يمٍ

Hasılı onu yalancı saydılar. Bunun üzerine o gölge gününün azabı onları bastırıverdi. Gerçekten o, müthiş bir günün azabı idi.

Rivayete göre Allah onlara yedi gün ve sekiz gece süren şiddetli bir sıcak verdi. Evlere sığınıp, sonra ovaya çıkmaya mecbur kaldılar. Gölgeleyen bir bulutun altında toplandılar. O gölgelik bir ateş halinde üzerlerine düşüp hepsini yiyip bitirdi.

اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَةًۜ وَمَا كَانَ اَكْثَرُهُمْ مُؤْمِن۪ينَ

Elbette bunda alınacak ibret vardır. Fakat onların ekserisi ibret alıp da iman etmezler.

وَاِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ الْعَز۪يزُ الرَّح۪يمُ۟

Ama Senin Rabbin aziz ve rahîmdir (mutlak galiptir, geniş rahmet sahibidir).

وَاِنَّهُ لَتَنْز۪يلُ رَبِّ الْعَالَم۪ينَۜ

Elbette bu Kur’ân, Rabbülâlemin’in indirdiği bir kitaptır.

نَزَلَ بِهِ الرُّوحُ الْاَم۪ينُۙ

(193-195) Onu Rûhu’l-emin, uyaran nebîlerden olman için, senin kalbine açık ve vazıh bir Arapça ile indirmiştir.

عَلٰى قَلْبِكَ لِتَكُونَ مِنَ الْمُنْذِر۪ينَۙ

(193-195) Onu Rûhu’l-emin, uyaran nebîlerden olman için, senin kalbine açık ve vazıh bir Arapça ile indirmiştir.

بِلِسَانٍ عَرَبِيٍّ مُب۪ينٍۜ

(193-195) Onu Rûhu’l-emin, uyaran nebîlerden olman için, senin kalbine açık ve vazıh bir Arapça ile indirmiştir.

وَاِنَّهُ لَف۪ي زُبُرِ الْاَوَّل۪ينَ

Bu Kur’ân’a, elbette öncekilerin kitaplarında da işaret edilmişti.

Maksat şudur: “Bu zikir, bu vahiy ve bu ilahî emirler, daha önce gönderilmiş ilahî kitaplarda da vardır. Bunların hiçbiri ilk olarak Kur’ân’da yer almış değildir.

اَوَلَمْ يَكُنْ لَهُمْ اٰيَةً اَنْ يَعْلَمَهُ عُلَمٰٓؤُ۬ا بَن۪ٓي اِسْرَٓاء۪يلَۜ

İsrailoğullarından bilginlerin onu bilmeleri, onlar için bir delil değil midir?

وَلَوْ نَزَّلْنَاهُ عَلٰى بَعْضِ الْاَعْجَم۪ينَۙ

(198-199) Eğer Biz Kur’ân’ı Arap olmayanlardan birine indirseydik de onu kendilerine okusaydı, yine de ona iman etmezlerdi.

Hz. Peygamberin karşılaştığı inatçı inkârın bir şekli de şu idi: “O’nun getirdiği mesaj Arapçadır. Kendisi de Arap olduğu için bunu kendisinin hazırladığı söylenebilir. Şayet kendisinin de, bizim de bilmediğimiz bir dilden olsaydı ona inanabilirdik.” Oysa Allah onların dediği gibi yapsaydı, bu sefer şöyle diyeceklerdi. “Bu yabancıyı cin tutmuş! Başka izahı yok!” Allah Teâlâ onlara cevaben kolaylıkla anlamaları için kendi dillerinde gönderildiğini bildirmiştir . Fakat onlar bunu anlamazlıktan gelmişlerdir.

Aslında Arapça dışında bir dil ile gönderilseydi, yine onlar: “Şu tuhaflığa bakın: Arap milletinden bir resul gönderilmiş, ama ona öyle bir mesaj verilmiş ki ne kendisi anlıyor, ne de halkı!” (Krş. 41,44). Allah onların çaresizlik içindeki son bahanelerini, daha doğrusu sayıklamalarını da cevaplandırmıştır: “Vahyi gökten kâğıtlar halinde indirsek, onlar da elleriyle tutsalar dahi bu sefer de: “Bu bir büyüden ibaret, gerçek olamaz!” derlerdi.

فَقَرَاَهُ عَلَيْهِمْ مَا كَانُوا بِه۪ مُؤْمِن۪ينَۜ

(198-199) Eğer Biz Kur’ân’ı Arap olmayanlardan birine indirseydik de onu kendilerine okusaydı, yine de ona iman etmezlerdi.

كَذٰلِكَ سَلَكْنَاهُ ف۪ي قُلُوبِ الْمُجْرِم۪ينَۜ

(200-201) İşte aynen bunun gibi, Biz o yalanlamayı suçlu kâfirlerin kalplerine öyle bir soktuk ki, o can yakıcı azaba girmedikçe ona iman etmezler.

لَا يُؤْمِنُونَ بِه۪ حَتّٰى يَرَوُا الْعَذَابَ الْاَل۪يمَۙ

(200-201) İşte aynen bunun gibi, Biz o yalanlamayı suçlu kâfirlerin kalplerine öyle bir soktuk ki, o can yakıcı azaba girmedikçe ona iman etmezler.

فَيَأْتِيَهُمْ بَغْتَةً وَهُمْ لَا يَشْعُرُونَۙ

İşte bu azap, kendilerine ansızın gelir ki, onlar hiç farkında olmazlar.

فَيَقُولُوا هَلْ نَحْنُ مُنْظَرُونَۜ

İşte o zaman: “Acaba, bize, azıcık olsun, bir mühlet verilir mi” derler.

اَفَبِعَذَابِنَا يَسْتَعْجِلُونَ

Hâlâ, onlar Bizim azabımızın çarçabuk gelmesini mi istiyorlar.

اَفَرَاَيْتَ اِنْ مَتَّعْنَاهُمْ سِن۪ينَۙ

(205-207) Ne dersin: Onları yıllarca yaşatsak da, sonra tehdit edildikleri o azap başlarına gelse, onca seneler yaşayıp zevklenmeleri kendilerini kurtarabilir mi?

ثُمَّ جَٓاءَهُمْ مَا كَانُوا يُوعَدُونَۙ

(205-207) Ne dersin: Onları yıllarca yaşatsak da, sonra tehdit edildikleri o azap başlarına gelse, onca seneler yaşayıp zevklenmeleri kendilerini kurtarabilir mi?

مَٓا اَغْنٰى عَنْهُمْ مَا كَانُوا يُمَتَّعُونَۜ

(205-207) Ne dersin: Onları yıllarca yaşatsak da, sonra tehdit edildikleri o azap başlarına gelse, onca seneler yaşayıp zevklenmeleri kendilerini kurtarabilir mi?

وَمَٓا اَهْلَكْنَا مِنْ قَرْيَةٍ اِلَّا لَهَا مُنْذِرُونَۗۛ

Biz hiç bir ülkeyi, uyarıcıları gelmeden imha etmedik.

ذِكْرٰى۠ۛ وَمَا كُنَّا ظَالِم۪ينَ

Öğüt verilip hatırlatma yapılmıştır. Biz hiçbir zaman zalim olmadık.

وَمَا تَنَزَّلَتْ بِهِ الشَّيَاط۪ينُ

Kur’ân’ı asla şeytanlar indirmiş değildir.

وَمَا يَنْبَغ۪ي لَهُمْ وَمَا يَسْتَط۪يعُونَۜ

Bu, onların yapacağı iş değildir! Hem isteseler de buna güçleri yetmez!

اِنَّهُمْ عَنِ السَّمْعِ لَمَعْزُولُونَۜ

Çünkü onlar vahyi işitmekten kesinlikle menedilmişlerdir.

فَلَا تَدْعُ مَعَ اللّٰهِ اِلٰهًا اٰخَرَ فَتَكُونَ مِنَ الْمُعَذَّب۪ينَۚ

Öyleyse sakın, Allah ile beraber başka tanrıya yalvarma, sonra azaba mâruz kalanlardan olursun.

وَاَنْذِرْ عَش۪يرَتَكَ الْاَقْرَب۪ينَۙ

Önce en yakın akrabalarını uyar!

Bu emir, İslâm’ın bir prensibini ortaya koymaktadır: Peygamber ve ailesi için hiçbir ayrıcalık yoktur. Hatta yükümlülükler önce onlardan başlamaktadır: Zekat diğer Müslümanlara düşerken, Peygamber ailesine haramdır. İlk kaldırılan faiz, Hz. Peygamberin amcası Abbas (r.a)’ınki olmuştur. Faraza suç işlemeleri halinde Peygamber hanımlarının cezası iki misli olarak belirlenmiştir .

وَاخْفِضْ جَنَاحَكَ لِمَنِ اتَّبَعَكَ مِنَ الْمُؤْمِن۪ينَۚ

Sana tâbi olan müminlere kol kanat ger!

فَاِنْ عَصَوْكَ فَقُلْ اِنّ۪ي بَر۪ٓيءٌ مِمَّا تَعْمَلُونَۚ

Bununla beraber akrabalarından sana isyan edenlere “Ben sizin yaptıklarınızdan beriyim.” de!

وَتَوَكَّلْ عَلَى الْعَز۪يزِ الرَّح۪يمِۙ

Sen o aziz-u rahîme (o mutlak galip ve geniş rahmet sahibine) güvenip dayan.

اَلَّذ۪ي يَرٰيكَ ح۪ينَ تَقُومُۙ

(218-220) Sen yolunda kâim olurken de, namaza dururken de, O seni elbette görüyor. Secde edenler, ibadet edenler arasında dolaşmalarını da görüyor. Çünkü her şeyi hakkıyla işiten, hakkıyla bilen O’dur.

وَتَقَلُّبَكَ فِي السَّاجِد۪ينَ

(218-220) Sen yolunda kâim olurken de, namaza dururken de, O seni elbette görüyor. Secde edenler, ibadet edenler arasında dolaşmalarını da görüyor. Çünkü her şeyi hakkıyla işiten, hakkıyla bilen O’dur.

اِنَّهُ هُوَ السَّم۪يعُ الْعَل۪يمُ

(218-220) Sen yolunda kâim olurken de, namaza dururken de, O seni elbette görüyor. Secde edenler, ibadet edenler arasında dolaşmalarını da görüyor. Çünkü her şeyi hakkıyla işiten, hakkıyla bilen O’dur.

هَلْ اُنَبِّئُكُمْ عَلٰى مَنْ تَنَزَّلُ الشَّيَاط۪ينُۜ

(221-222) (Şeytanlardan bahsediyorlar) şeytanların asıl kime indiğini bildireyim mi? Onlar yalan ve iftiraya, günaha düşkün kimselere inerler.

222

تَنَزَّلُ عَلٰى كُلِّ اَفَّاكٍ اَث۪يمٍۙ

(221-222) (Şeytanlardan bahsediyorlar) şeytanların asıl kime indiğini bildireyim mi? Onlar yalan ve iftiraya, günaha düşkün kimselere inerler.

يُلْقُونَ السَّمْعَ وَاَكْثَرُهُمْ كَاذِبُونَۜ

Çünkü o iftiracılar şeytanlara kulak verirler, esasen onların çoğu yalancıdırlar.

Yalancı, iftiracı kâhinler, bilgileri noksan olduğundan, onlardan birtakım vehimler, emareler öğrenirler, sonra hayalhanelerinden gerçeğe uymayan hurafeler çıkarırlar, uydurdukları yalanları söylerler. Hadis-i Şerifte: “Cinnî, gayb âleminden bir kelime kapar, sonra onu insanlardan olan dostunun kulağına koyar, o da yüz yalan ilave ederek onu söyler.” bildirilmiştir. “Yulkûne” nin faili, yani “dinleme işini yapanlar” şeytanlar da olabilir. Yani onlar mele-i a’lâya kulak vermeye çalışırlar.

وَالشُّعَرَٓاءُ يَتَّبِعُهُمُ الْغَاوُ۫نَۜ

Şairler var ya, bunların peşine de sapkınlarla çapkınlar düşer!

اَلَمْ تَرَ اَنَّهُمْ ف۪ي كُلِّ وَادٍ يَه۪يمُونَۙ

(225-226) Görmez misin onlar her vâdide sözcüklerin, imajların peşinde dolaşır ve yapmayacakları şeyleri söylerler.

وَاَنَّهُمْ يَقُولُونَ مَا لَا يَفْعَلُونَۙ

(225-226) Görmez misin onlar her vâdide sözcüklerin, imajların peşinde dolaşır ve yapmayacakları şeyleri söylerler.

اِلَّا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ وَذَكَرُوا اللّٰهَ كَث۪يرًا وَانْتَصَرُوا مِنْ بَعْدِ مَا ظُلِمُواۜ وَسَيَعْلَمُ الَّذ۪ينَ ظَلَمُٓوا اَيَّ مُنْقَلَبٍ يَنْقَلِبُونَ

Ancak iman edip, yararlı işler yapanlar, Allah’ı çok zikredip ananlar ve zulme mâruz kaldıktan sonra haklarını savunanlar müstesna. Zalimler de nasıl bir inkılab ile devrileceklerini, yakında öğrenirler.

Cahiliye dönemi Arap şiirinde şehvet, intikam, ırkçılık gibi duygular hâkim olup fazilet temaları az yer alırdı. Onun için Hz. Peygamber, bu tür şiir karşısında olumsuz bir tavır takınmıştır. Fakat bu arada bazen şiir dinlemiş, bir keresinde: “Bazı şiirler hikmet doludur.” buyurmuştur. Ümeyye İbn Ebi’s-Salt hakkında: “Şiiri iman etti, ama kendisi kâfirdir.” demiştir. Bu olumlu tavır 227. ayetin istisnasının tefsiri kabilindedir. Bu ayet: 1. İman, 2. Makbul işler işleme, 3. Allah’ı sık sık hatırlama, 4. Şahsî hislerle hareket etmeyip kamunun haklarını savunma şartları ile şiiri mübah kılmıştır. Bu itibarla Hz. Peygamber (a.s.) Kâb İbn Mâlik, Hassan İbn Sâbit gibi şairleri övmüştür.