O “zevk-i ruhânî”nin arkasına düşmemek lazım. Bize düşen şey, derin bir iman. Bin tane şeytan, her biri bin tane, bin alternatifli şeytanlık oluştursalar, onlarla karşımıza çıksalar, yine de sarsılmayacak bir iman. Bir taraftan Kur’an-ı Kerim’e sarılmak… Bir taraftan bizi yanıltmayan, önümüzdeki Rehberimiz, “en-Nûru’l-Hâlid” (sallallâhu aleyhi ve sellem), mutlak pişdâr, mutlak pîşuvâ, mutlak rehber, yanıltmayan Rehber; O’nun arkasında yürümek… Bir diğer taraftan da “tekvinî emirler”i, eşya ve hadiseleri sürekli hallaç edip durmak; bir kitabın sayfalarını, yapraklarını karıştırıyor gibi sürekli onlar ile bazı şeylere ulaşmak.
“Leylî sözü söyle, yoksa hâmûş / Açacaksan, tek O’na aç âğûş!..”
İmanını bu üç küllî muarrif ile derinleştirme… İmanı “marifet”e çevirme, içtenleştirme ve işte o elli türlü şeytan entrikasının söküp atamayacağı şekle getirme. Talep, o olmalı!.. Sonra delice “Allah sevgisi”ne tutulmalı. İstemeli Allah’tan; “Allah’ım! Seni delicesine sevmeye beni muvaffak eyle!” اَللَّهُمَّ حُبَّكَ، وَحُبَّ مَنْ يُحِبُّكَ، وَحُبَّ حَبِيبِكَ وَأَحِبَّائِكَ، أَبَدَ اْلآبِدِينَ وَدَهْرَ الدَّاهِرِينَ “Senin sevgin.. Seni sevenlerin sevgisi.. Habîb’inin (sallallâhu aleyhi ve sellem) ve Senin sevdiklerinin sevgisi… Ebedler ebedine kadar, zaman sonsuza doğru akıp gittiği sürece!..” Sen’den, zaman sürdüğü sürece benim içimde sürekli inkişaf ederek, gelişerek, dal-budak salarak, sökülmeyecek şekilde kalbimin derinliklerine doğru da kökleriyle sağlam tutunarak mevcut olacak bir muhabbet istiyorum. Öyle bir muhabbet istiyorum ki, dünya bin türlü debdebe, şatafat, ihtişam ve -Arapça ifadesiyle- zehârifiyle (زخاريف – Zuhruf kelimesinin çoğulu; yalancı süsler, yaldızlar, gösterişler) karşıma dikilse, yine başım dönmeden, bakışım bulanmadan hep “Sen! Sen! Sen!” diyebileyim.
Bu arada, “Sen!..” demeyi de O’nun ruhsatına bağlıyoruz. O (celle celâluhu) ruhsat vermeseydi, saygısızlık olurdu ama O ruhsat vermiş: إِيَّاكَ نَعْبُدُ وَإِيَّاكَ نَسْتَعِينُ demeyi talim buyurmuş. “İyyâke…” “Ancak Sana kulluk yaparız ve ancak Sen’den yardım dileriz!” Yapacağımız kulluk için veya bizi sırât-ı müstakîme hidayet etmen için sadece Sen’den istiânede bulunuruz. Evet, onun için “Sen!..” demeye bir cevaz kapısı aralanıyor. İsterseniz buna da o Hazret’in Kur’an-ı Kerim için dediği aynı şeyi söyleyebiliriz: اَلتَّنَزُّلاَتُ اْلاِلهِيَّةُ اِلَى عُقُولِ الْبَشَرِ “İnsanların fehimlerine göre Cenâb-ı Hakk’ın hitabâtında yaptığı tenezzülât-ı İlahiye.” Kur’an-ı Kerim, “Kelam” sıfatında gelen öyle tenezzülâttır ki, insan aklına göredir. Hazreti Cebrail’in aklına göre, Mikâîl’in aklına göre, İsrafil’in aklına göre, Hamele-i Arş’ın mantığına göre, Mühimmîn’in mantığına göre nazil olsaydı, biz hiçbir şey anlamazdık ondan; ona bir muamma nazarıyla bakar, bakar kalırdık. Ama Allah’ın ayrı bir rahmet tecellisi; o, bizim idrak seviyemizde, anlayabileceğimiz şekilde. Şu kadar var ki, herkes, idrak derinliğine göre ondaki enginlikleri anlar. Bir âmî, baktığı zaman ona, “Zannediyorum içine girdiğim zaman, bu çağlayan benim topuklarıma vurur!” der. Duruluğundan, şeffâfiyetinden… Fakat kendini saldığı zaman -orada kendini salmak lazım- o çağlayana, bakar ki, mesele ne topuk meselesi, ne diz meselesi, ne göbek meselesi, ne çene meselesi. Ve kendini o derinliklere saldıkça salar; kendi derinliklerinde mercan adalarına ulaşır.
Evet, ulaştıkça da yine Hazreti Pîr’in yaklaşımıyla, “Hel min mezîd!” der, “Daha yok mu, daha yok mu, daha yok mu?!.” Doymayan bir muhabbet duygusu ile… “Leylî sözü söyle, yoksa hâmûş! / Açacaksan, O’na aç âğûş!..” Birinci mısra Fuzûlî’ye ait; diğeri de bir fuzulî adama ait.. “Leylî sözü söyle!..” “Leylâ!..” de hep, onu mırıldan. “Yoksa hâmûş”; aksi halde, sükût et, zira Leylî olmayan her söz, kelâm adına israftır. “Açacaksan, O’na aç âğûş.” Âğûş da kucak demek.
Muhabbet öyle kök salınca, sökülüp atılamayacak hale gelir dünya muhabbetiyle, dünya debdebesiyle, ak sarayıyla, kara sarayıyla, Fener’i ile, Dolmabahçe Sarayı ile, Yıldız’ı ile… Bunları gördüğü zaman, o kalbinde kurduğu saray, “muhabbet sarayı”, kendisini delirtecek o aşk sayesinde hepsini komik bulur. Bunları kendisine teklif ettiğiniz zaman, “Allah Allah! Bu insanlar, film mi çeviriyorlar, ne diye bana böyle komik şeyler teklif ediyorlar?!” der. Filoları komik görmeye başlar; villaları komik görmeye başlar; ak sarayı, kara sarayı komik görmeye başlar. Alkış beklentisini komik görür; “Allah Allah!.. Bu insanlar ne kadar akıllarını kaybetmişler, deli gibiler; bekledikleri şeylere bakın: Arapçadaki ifadesiyle, tasfîk (kanatları/elleri birbirine vurma, alkış) ve aynı zamanda Nebî beyanına göre “mekrûh”.
Fakat mekrûhu ve memdûhu tefrik edenler için; dünya sergerdanları anlamaz onu. Gönlünü dünyaya kaptırmış; كَلَّا بَلْ تُحِبُّونَ الْعَاجِلَةَ * وَتَذَرُونَ الآخِرَةَ “Gerçek şu ki: Siz bu peşin dünya hayatına çok düşkünsünüz. Onun için âhireti terk edip durursunuz.” (Kıyâme Sûresi, 75/20-21) fehvasınca, Şeytanın tokadını yemiş, geriye dönmemek üzere dünyanın ziftli çağlayanına kendini salmış, kenara çıkmaya imkân bulamayan zavallılar, bunu anlayamazlar. Her şeyi dünya debdebesinde, iktidarında, alkışında, âlemin takdirinde, yiyip-içip yan gelip zevk u safâ içinde yatmada, gezip değişik güzel yerlerde tenezzüh etmede görenler, gerçek mü’minlerin kalblerinde inkişaf etmiş o Cennet çekirdeğinin bir Tûbâ-i Cennet şeklindeki halini, şeklini katiyen duyamazlar ve zevk edemezler. Başka bir şeye gönüllerini kaptıran insanlar, zaten dağılıp gitmişlerdir.
Bu iş ise, çok ciddî konsantrasyon ister, im’ân-ı nazar ister, onun üzerinde bakış teksîfi ister; ister ki o marifet, muhabbete dönüşüversin. Muhabbet de zevk-i ruhânîyi doğurur bağrında. Âdetâ, قُطُوفُهَا دَانِيَةٌ * كُلُوا وَاشْرَبُوا هَنِيئًا بِمَا أَسْلَفْتُمْ فِي اْلأَيَّامِ الْخَالِيَةِ “Salkım salkım meyveleri elle koparılacak mesafededir. Kendilerine şöyle denilir: Artık geride kalmış günlerinizde işleyip de, buraya gönderdiğiniz güzel işlerinizden dolayı afiyetle yiyin, için!” (Hâkka, 69/23-24) İsterseniz burada alabilirsiniz o zevk-i ruhânîyi.
Not: Bu video, 15 Mayıs 2017 tarihinde yayımlanan “İman’dan Aşk’a” isimli Bamteli sohbetinden hazırlanmıştır.
