İçeriğe geç

Ayrıca Uhud Harbini müteakip: “Bu iş hususunda onlarla istişare et!” fermân-ı sübhanisi nazil olunca, Allah Resûlü’nün şöyle buyurduğu nakledilir: “Şüphesiz ne Allah’ın ne de Resûlü’nün meşverete ihtiyacı vardır. Ne var ki Allah onu, ümmete bir rahmet vesilesi kılmıştır. Kim istişarede bulunursa, o doğruya ulaşmaktan mahrum kalmaz.. kim de onu terk ederse sapıklığa düşer?”6 Bu ifadeden de anlaşıldığı gibi Allah, meşverete ihtiyacı olmayan Nebisine istişareyi emretmekle, idarecilere şûrânın önemini hatırlatmak istiyordu.

İstişare hususunda, O’ndan şerefsudûr olmuş:

“Meşverette bulunan pişman olmaz.”7

“İstişare eden zarar görmez.”8

“Meşveret eden güvenlik içindedir.”9

“İstişare edip doğru neticeye ulaşmamış bir topluluk yoktur.” … gibi dünya kadar pırlanta söz vardır.

Bütün bunları nazara alarak İslâm ulemâsı, şûrânın, İslâm’ın temel prensiplerinden olduğunda ve mutlaka hayata mâledilmesi gerekli hükümlerden bulunduğunda ittifak etmişlerdir. Değişik devirler, değişik zaman ve bir kısım hususî şartlar muvacehesinde tatbikatta bazı farklılıklar göze çarpsa da bu hep böyle olmuştur.

* * *

Elbette ki şûrâ ilâhî emirler önünde bir teşrî kaynağı değildir. O bir kısım kanun ve prensiplere esas olmakla beraber, gerçek teşrî kaynaklarına bağlılıkla sınırlandırılmıştır. Evet İslâm’da, hakkında sarih “nass” olan meseleler insanların müdahale sınırları dışında bırakılmıştır. Bu türlü meselelerde, sadece nassın ifade ettiği maksadın bulunabilmesi mülâhazasıyla şûrâya müracaat edilebilir. Hakkında ilâhî nass bulunmayan meseleler ise bütünüyle şûrâ sınırları içinde sayılır. Bu gibi hususlarda varılan netice ve verilen kararlara, nasslarda olduğu gibi uyma mecburiyeti vardır.. ve artık bu kararların aleyhinde bulunulamaz.. onlara muhalif görüş ve düşünce serdedilemez. Şayet cumhura rağmen, varılan neticede bir yanlışlık varsa, o da yine bir istişare ile giderilmelidir.

45