Bu sergüzeştinin tafsilâtı şöyledir: Allah Resûlü Mekke-i Mükerreme’nin önüne kadar gitmiş, ashabıyla Hudeybiye’de konaklamış; O, umre yapmak niyetindeyken birdenbire karşısına düşman çıkınca, bütün bunları düşünerek bir anda o duruma göre bir karar vermişti ki, bu O’nun ne büyük bir dava adamı olduğunu göstermeye yeter zannederim. Zira bu öyle bir karardı ki ilk anda pek çok kimseye ters geliyordu ve tereddüt yaşayanlar oluyordu; kendisine can u gönülden bağlı olan Hz. Ömer bile ilk anda bunu tam idrak edememişti. Bu arada, konuyu anlamayan başkaları da vardı. Hatta belki Hz. Ebû Bekir de ilk anda idrak edememişti. Ne var ki, onun farklı bir idrak seviyesi vardı; O, Efendimiz’e bilâ kayd u şart teslimiyet içindeydi. Hz. Ömer, Hz. Ebû Bekir’in yanına gelmiş ve, “Efendimiz, Allah’ın peygamberi değil mi?” diye sormuştu. O da “Evet, Allah’ın peygamberidir.” diye cevap vermişti. Sorular devam etmiş: “Pekâlâ karşımızdakiler kâfir değil mi? Allah bize zafer ve fütuhat vaad etmiyor mu?” O, bu sorulara da “Evet!” cevabını verdikten sonra eklemişti: “Fakat ey Ömer unutma! O, Allah’ın peygamberidir; ne yapıyorsa O, yaptığının farkındadır.”
Evet, ilk planda bu işe Hz. Ömer’in de aklı ermemişti ama aklı erdiği andan itibaren de bu cüz’î muhalefetini her hatırlayışta büyük bir nedamet duymuştu. Kim bilir o, bu yolda, ne sadakalar vermiş, ne oruçlar tutmuş ve ne istiğfarlarda bulunmuştu!