Bu arada, Müslümanların İslâmiyet’i hakkıyla temsil edememelerini zikredebiliriz. Evet, İslâmiyet ve onun zengin kültürünün insanlar üzerinde iz bırakabilmesi için, Müslümanlar tarafından çok iyi bir şekilde yaşanması ve temsil edilmesi gerekmektedir. İslâmiyet’i Müslümanların şahıslarında tanımaya çalışan Batılı için, bilhassa yakın tarih itibarıyla gördüğü manzara hiç de hoş değildir. Zira bu tali’siz dönemde Müslümanlar fakir, olabildiğine bilgisiz (Müslümana saygısızlık olmasın diye ‘cahil’ diyemiyorum), görgüsüz ve tefrika içinde, hatta gruplar hâlinde birbirini yiyen yığınlar görüntüsü arz etmektedir.
Böyle bir temsil, Batılıya “Müslümanlık, araştırılmaya ve üzerinde durulmaya değer bir din.” mülâhazası veremezdi; vermedi de. Dolayısıyla İslâm’ı temsildeki bu seviyesizlik, Batılının İslâm’a karşı geçmişten tevarüs ettiği o kötü imajı biraz daha pekiştirdi. Bu itibarla da o, dün olduğu gibi, bugün de İslâm’a karşı asla sempati duymadı ve duyamadı. Zaten Hristiyan misyonerler böyle olmasını istedikleri ve şu anda dünya medyası da bunu böyle planladığı için, dünden bugüne devam edegelen olumsuz tavırlar, daha bir şiddet kazanarak sürüp gitti. Batının İslâm’a karşı sempati beslemesi ve ön yargısız olabilmesi, her şeyden önce salim bir mülâhazayla bu meseleye yaklaşmasını gerektirir. Oysa Batı, Müslümanlığa sıcak bakmayı her zaman kendisi için bir kayıp saymış ve sekiz-on asırdan beri devam edegelen düşmanlığından hiçbir zaman taviz vermemiştir.