Yine Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), إِذَا قُمْتَ فِي صَلَاتِكَ فَصَلِّ صَلَاةَ مُوَدِّعٍ “Namazını veda namazı olarak kıl.” buyurmuştur.3 Veda namazı, insanın, namazını, ömrünün son namazıymış gibi kılması demektir. Bir insana, “Bir vakit namaz kılacak kadar ömrün kaldı!” denildiğinde, nasıl ki o insan bu namazı son namazı olduğu şuuruyla özene-bezene ve kâmil mânâda eda ederse, işte bütün namazların da bu şekilde eda edilmesi gerekir.
Namazın kâmil mânâda edasını, fıkıh kitaplarındaki “kâmilen ve nâkısen eda” değerlendirmelerine has kılmamak gerekir. Bunun mânâsı çok daha genel düşünülmeli ve o, maddî-mânevî namazın bütün yönlerini içine alacak bir husus olarak görülmelidir. Evet, namaz kâmil mânâda kılınırsa –pek çok hadiste de işaret buyrulduğu gibi– günahları siler, temizler. Çünkü namazda, tevbenin şuur hâline gelmesi söz konusudur. Tevbe, namazın bütün rükünlerine öyle sinmiştir ki onu namazdan ayrı mütalâa etmek âdeta imkânsızdır. Her namaz elbette tevbe demek değildir. Fakat insanın namazla bütünleşmesi ve bu bütünlük içinde Rabbinin huzuruna çıkması, onda tevbe adına bir şuur mayalar. Yeter ki namaz, istenen ölçüler içinde eda edilmiş olsun.
Bir de Cenâb-ı Hak, namaz için, إِنَّ الصَّلَاةَ تَنْهَى عَنِ الْفَحْشَاءِ وَالْمُنْكَرِ “Şüphesiz ki namaz, insanı fuhşiyattan ve münkerattan alıkor.”4 buyuruyor. Namazın kul üzerinde böyle bir tesir icra edebilmesi için, öncelikle onun istenen seviyede yerine getirilmesi lazımdır. Kul, günahının ızdırabını yirmi dört saat gönlünde duymalıdır ki bu, o günahların affına bir davetiye olsun. Daha açık bir ifadeyle başta tadil-i erkâna riayet etmeli, uzunca Kur’ân okumalı, kıyamda, rükûda ve secdede uzunca durmalı ve her bir rükünde ayrı buudlar yakalamaya çalışmalıdır.