İçeriğe geç

Biraz daha açacak olursak; hakiki tevhid, insanın, sebepler dairesi içinde yaşadığı ve çoğu defa bu sebeplerin etkisiyle başı dönebileceği, bakışı bulanabileceği bir durumda olduğu hâlde, hiç sarsılmadan, sapması olmayan bir ibre gibi hep Müsebbibü’l-Esbâb olan Allah’ı (celle celâluhu) göstermesi demektir. Ancak hayatın normal akışı içerisinde milim sapmayan bir ibre gibi hep O’nu gösterme ufkunu yakalama oldukça zordur. Fakat أَمَّنْ يُجِيبُ الْمُضْطَرَّ إِذَا دَعَاهُ وَيَكْشِفُ السُّوءَ “Muztar dua ettiği zaman, onun duasına icabet eden, başındaki sıkıntıyı gideren kimdir?”39 âyet-i kerimesinde de ifade buyrulduğu üzere, insanlar çoğu zaman bela ve musibetlerle sarsıldığı, sebeplerin bi’l-külliye sukût ettiği, tutunacak bütün dallar ellerinden uçup gittiği zamanlarda zaruri olarak yüzlerini Allah’a (celle celâluhu) çevirirler. Kolu kanadı kırılmış ve yapacak hiçbir şeyi kalmamış muztar durumdaki insanlar, ancak her şeye gücü yeten, sonsuz kudret sahibi bir Zât’ın kendilerine yardım edebileceğini idrak eder ve tam bir konsantrasyonla O’na yönelirler. Evet, sebeplerin tamamen sukût ettiği yerde insanlar vicdanlarını dinledikleri zaman, O’nun fevkalâdeden rahmet tecellilerinin kendilerini sarıp sarmaladığını ve sıkıntılara karşı kendilerini sıyanet buyurduğunu hissederler. İşte böyle bir anda insan, sebeplerin sadece bir perdeden ibaret olduğunu, perdenin arkasında ise Mutlak Kudret ve İrade’nin bulunduğunu anlar ki, bu da hakiki tevhide açılan bir pencere demektir.

Tevhid Nuru İçinde Ortaya Çıkan Ehadiyet Sırrı

56