İçeriğe geç
دُوسْت نَزْدِيكْتَر اَزْ مَنْ بَمَنْ استْ…..وِينْ عَجَبْتَر كِه مَن اَزْ وَيْ دُورَم
چِكُنَم بَا كِه تَوَان گُفْت كِه اُو…..دَر كَنَارِ مَـن وُ مَن مَهْجُورَم

“Dost bana benden daha yakındır; ne acayip ki ben ondan uzağım… Ne yapıp ne diyebilirim ki; dost benim yanımda, kucağımda oysaki ben ondan uzağım.” diyerek, kurbun kime ait, bu’dun kime ait olduğunu çok güzel işaretlemektedir.

Bu’d; uzaklık ve helâk mânâsına gelir. Tasavvufçular onu, mebde itibarıyla füyûzâtın kesilmesi ve Hak’tan uzaklaşma, netice itibarıyla da –tabiî bir inayet-i hâssa olmazsa– hizlân ve mahrumiyet şeklinde görmüş ve ürperilmesi gereken bir husus olduğunu vurgulamışlardır.

Kurbun; avam-ı mü’minîn, evliyâ, asfiyâ, ebrâr ve mukarrabîne göre dereceleri bulunduğu gibi, “bu’d”un da kendi içinde alt alta dereke ve mertebeleri vardır; bu mertebelerin mutlak helâk noktasını da şeytan işgal eder.

Kurbun-bu’dun birer teveccüh veya mahrumiyet şeklinde bulunması ayrı şey, sezilip bilinmeleri ayrı şeydir. Bazen, en büyük ikram, ikramın hissettirilmemesi şeklinde gelir ve “Akrabü’l-mukarrabîn” (En üst seviyede kurba mazhar olan) kendi yakınlığını bilemez. Bazen mekr tam olur, bu’dun zulmetleri sezilemez.. bazen de sekir hâli hâkim olur, kurb-bu’d tefrik edilemez.. ve dolayısıyla da böylelerinde kurb iştiyakı ve bu’d endişesi görülmez.

جَامِي مَكُنْ اَنْدِيشَه نَزْدِيكِي وَدُورِي…..لَا قُرْبَ وَلَا بُعْدَ وَلَا وَصْلَ وَلَا بَيْنَ

“Câmî, sen yakınlık ve uzaklık endişesine düşme, zira aslında ne uzaklık ne yakınlık, ne vuslat ne de ayrılık diye bir şey yoktur.” sözleri bu serâzâd ve sermest ruhların düşüncelerini ifade eder.

185