Bu müşterek hususiyetlerin yanında, mizaç ve meşrep farklılığıyla bir kısım ayrılıklar da göze çarpar ârifler arasında. Bazıları sessizlik ve derinlikleriyle girdapları andırırken; bazıları çağlayanlar gibi gürül gürüldür. Bazıları bir ömür boyu günahına-sevabına ağlar, ağlar da ne âh u vâhdan ne de Rabbi’ni senâ etmekten doymaz. Ve doymadan göçer-gider bu dünyadan. Bazıları da hep, heybet-hayâ-üns atmosferinde seyahat eder-durur ve bu deryadan ayrılıp sahile ulaşmayı asla düşünmez. Bazıları tıpkı toprak gibidir; gelip geçen herkes basar-geçer başlarına. Bazıları bulut gibidir; salih-talih alır herkesi şemsiyesi altına ve ona damla damla rahmet sunar. Bazıları da hava gibidir; her zaman duygularımız üzerinde bin bir rayiha ile eser-durur.
Mârifet ehlinin kendine göre emareleri de vardır; ârif, Mâruf’tan başkasının teveccüh ve iltifatını beklemez.. O’ndan gayrısıyla halvet olmaz.. göz kapakları ve kalb kapılarını O’ndan başkasına açmaz. Gerçek ârifin, başkasına teveccühü, başkasıyla halvet arzusu ve gözlerinin içine başka hayalin girmesi onun için en büyük azaptır. Bu ölçüde mârifete eremeyen yârı-ağyârı tefrik edemez; Yâr’la hemdem olmayan hicrandaki azabı bilemez…
“Yakîn” bir bakıma, mârifetten sonra gelir. O, insanın hayatının her dakikasında, her saniyesinde, salisesinde ve âşiresinde yeni bir ufka açılması, yeni bir deryaya yelken açması demektir. Yakîn bir arayıştır; mütenâhî insanın Nâmütenâhî’yi arayışı… Böyle bir insanın hayatı bütünüyle nuranîdir. Vicdanına durmadan vâridât yağar. Ve o hayatını hep aydınlıklar içinde yaşar. Onun hatırına semavî sofraların biri kalkar biri iner. Sanki, Efendimiz vefat etmemiş, vahiy dinmemiş ve Cibril’in ayağı yerden kesilmemiş gibidir. Ötelerden gelen esintilere o, sinesinin coşkunluğu ile mukabele eder.