Evet, insanoğlu kendi zihninden söküp atamadığı mülâhazaları herkesin lazım-ı gayr-ı mufarıkı (bir şeyin ayrılmaz vasfı) olarak görür. Dolayısıyla maddenin esiri olmuş ehl-i dünya meseleye şöyle bakar: “İnsan olacak da makamı düşünmeyecek, insan olacak da takdir ve alkış müptelası olmayacak, insan olacak da servet arkasında koşmayacak, insan olacak da rahat ve konforlu bir hayat aramayacak… Bu mümkün değil.” Hayatı boyunca bu tür dünyevi nimetlerin arkasında koşmuş ve bu düşünceler derinlemesine ruhuna işlemiş bir kişinin, başkaları söz konusu olduğunda bunları aşarak farklı bir mülahazaya açılması çok zordur. Bütün bunların mahkûmu olanlar, kendilerinden farklı düşünceye sahip bir insanın varlığını tasavvur edemezler. Dolayısıyla hayatlarını iman ve Kur’ân hizmetine vakfeden adanmışlar, arkasında koştukları şeyin sadece ve sadece rıza-yı ilahi olduğunu ne kadar anlatsalar da onlara seslerini duyuramazlar.Hâl böyle olunca, derdi dünya olanlar, gözlerini ukbaya dikmiş fedakâr ruhların söz ve fiillerini kendilerine göre yorumlarlar. Diyelim ki siz, iman ve Kur’ân hizmetine zarar verebileceğini düşündüğünüz için ayağınıza kadar gelen bir kısım makam ve payeler karşısında müstağni ve müstenkif (çekimser) davranmayı tercih ettiniz. Derler ki “Daha büyüğünü elde etmek için böyle davranıyor.” Bileğinizin hakkıyla bir kısım konumlara gelirsiniz, bu sefer de hakkınızda güç ve imkân devşirme, hortumlama yapma, devleti ele geçirme gibi türlü türlü itham ve suçlamalarda bulunurlar. Siz, samimi duygularla dünya saltanatında gözünüz olmadığını ifade edersiniz ama onlar bu sefer de sizi gerçeği gizlemekle, takiyye yapmakla suçlarlar. Ne deseniz ne yapsanız onları kendinize inandıramazsınız.Bununla birlikte, herkesin kendi tavır ve davranışından sorumlu olduğu unutulmamalıdır. Kim ne yaparsa yapsın ne düşünürse düşünsün, gözünü ve gönlünü Allah’ın rıza ve rıdvanına dikmiş hizmet erlerine düşen vazife; Allah yolunda yaptıkları hizmetlerde ihlas ve samimiyetlerini sonuna kadar korumak, güveni