İçeriğe geç

Kur’ân dışı terbiye, bugüne kadar görüldüğü şekliyle fertleri zilletleri içinde potansiyel bir firavun yapmıştır. Evet, firavunluğun iki yönü vardır. Bir yönü itibarıyla güçlü, kuvvetli olma durumu ki işte bu durumda o “saldırgan, cebbar, zalim, hodfuruş ve bencildir.” Diğer yönü itibarıyla zayıf ve iktidarsız olma hâlidir ki, bu zaviyeden de o, başkalarının ayağını öpecek kadar zelil, zavallı ve sefildir. Bediüzzaman’ın da buyurduğu gibi, dünyevîlik felsefesine bağlı biri, “aslında bir firavundur; fakat menfaati için en önemsiz şeylere ibadet eden zelil bir firavundur… hasis bir çıkar için şeytan gibi, şahısların ayağını öpen denî bir muannittir…” Kur’ân terbiyesiyle yetişmiş bir ruha gelince o, “Bir kuldur, ama mahlûkatın en büyüğüne karşı dahi ibadete tenezzül etmeyen aziz bir kuldur…”

Bu durum, sadece Hz. Musa’nın karşısındaki firavun için değil, tarihteki bütün firavun meşreplerin ortak vasfıdır. Bu kabil firavunların en mebzul olduğu çağ da bu çağ olsa gerek. İşleri düştüğü zaman veya çıkarları söz konusu olduğunda karşınızda iki büklüm olur, zilletle kıvranır ve ayağınıza kapanırlar; ayaklarını sağlam bir yere bastıkları ve kendilerini güçlü hissettikleri zaman da saldırgan vahşi, hodbîn ve hodfurûş kesilirler. Bu, “iki yönlülüğün” ifadesi olarak bunlar firavun ve nemrutlukla anılırlar.

Firavunlaşan insanların bu çarpık psikolojisini, Kur’ân şöyle resmeder: “Derhal (adamlarını) topladı ve (onlara) bağırdı: ‘Ben, sizin en yüce Rabbinizim!’ dedi.”1

Bu, onun tefer’un ettiği, ordusu ve etrafıyla kendisini büyük gördüğü andır.

137