mülâhazasıyla mırıldanırlar. Her şeyi ilâhî rahmetin vüs’atine, O’nun fazlının enginliğine ve O’nun tarafından sürpriz teveccühlere vererek, “Her şey Sen’den, Sen Ganîsin / Rabbim Sana döndüm yüzüm!” vird-i zebânıyla koşarlar her hamle, her kıpırdanışlarıyla, on’lara-yüz’lere namütenahi karşılık mukabelesinde bulunan Sultanlar Sultanı’nın hazîratü’l-kudsüne.
Aslında, hep O’na doğru yürüyen bu kudsîler kervanı, ta baştan bütün iç âlemlerine nüfuz yollarını ağyara kapayıp hep maiyyet soluklayarak bu yola çıkmışlardı. Yol boyu da sürekli O’nu yâd edip durdu ve “Hû” mülâhazasıyla oturup kalktılar; gönül ve his dünyalarında ağyar türküsü duymak istemediler. Her sözün beraat-i istihlali O’na remz edalı olmalı ve her beyan O’nunla kafiyelendirilmeli mantığıyla söze başladı ve O’nunla beyanlarını noktaladılar. Hatta, O’nunla alâkalı olmayan beyanları, muhavereleri israf-ı kelam sayarak elden geldiğince sohbet ve meşveretlerini sohbet-i Cânan’la derinleştirip hemen her zaman,
mülâhazalarını iç heyecanlarının sesi soluğu hâline getirdiler. “Ya leylî sözü söyle yahut hâmûş / Şayet açacaksan buna aç ağuş!” (İlk mısra Fuzûlî’nin) deyip ağyara bütün bütün kapılarını kapadılar.