İçeriğe geç

Kendilerini O’nu anlatıp sevdirmeye adayanlara, O’nu sevdirip sevilme atmosferine girenlere, hayatlarını maiyyet teveccühleriyle taçlandıranlara ve sabah-akşam üslup hatasına düşmeden en gür sesleriyle O’nu dillendirenlere gelince, onlar sürekli sâlih amel maratonunda bulunurlar; “ihlâs” der inler, “ihsan” düşünür tir tir titrer, rıza mülâhazalarına dalar ufuk ötesi temaşadan temaşaya koşarlar. Sarp yokuş, derin dere, kandan irinden derya, hiçbirine takılmadan yürürler Hak teveccühüne, Hakk’a vuslata hem de dünyevî-uhrevî hiçbir beklentiye girmeden. Böyle bir ufku ihraz edenler, dünyanın sûrî debdebe ve ihtişamına takılıp kalanları derin bir üzüntüyle seyreder, içten içe inler ve sızlanırlar; takılmazlar nâdânların takıldıklarına, hamle üstüne hamle yapar ve söker atarlar kalblerinden mâsivâ muhabbet ve alâkasını!..

Onlar, “Girdik reh-i sevdaya cünunuz, bize onur lazım değil!..” (Seyyid Nigârî) der, hep O’nu söyler; O’nun söz konusu olmadığı en büyüleyici beyanları da israf-ı kelam sayarak sohbet-i Cânan mülâhazalarına yönelir, ruh ve sırlarının temaşa ufuklarına dalarlar. Ne var ki onlar, bunca duygu, düşünce ve mazhariyeti şart-ı âdi plânında iradeleriyle irtibatlı görseler de hakikat-i hâlde her şeyi özel bir teveccühe ve meşiet-i hâssaya vererek uğrunda ölüp ölüp dirildikleri tevhid telakkilerine de asla toz kondurmazlar. Onlara göre; iradenin çerçevesi bir hayli dar.. azm u ikdam, yeterli bir sebep değil.. cismaniyet ve hayvaniyet, hakiki insan olma yolunda ciddi birer handikap… Bütün bunlar muvacehesinde, mazhariyetleri kendilerinden bilmeyi bir çeşit şirk-i hafî sayarak her muvaffakiyet ve kazanım karşısında:

“Değildir bu bana layık bu bende
Bana bu lutf ile ihsan nedendir!..”
(M. Lütfî Efendi)
12