İçeriğe geç

Bir başka vak’a: Bir gün, bir bedevi, Resûlullah’ın huzuruna geldi ve “Yâ Resûlallah, devem uyuzlu develerin yanına bağlandığından uyuz oldu.” dedi. Buyurdular ki: “O uyuzlu deve, uyuzu, yanına bağlandığı deveden aldı, öbürü nereden aldı?…”9 Burada hastalığın sirayetini nefyetme yok. Öyle olsaydı hiç: “Bir yerde sâri bir illet varsa oraya girmeyin; içerdeyseniz dışarıya çıkmayın.”10 şeklinde ikazda bulunur muydu? Esasen Efendimiz, cahiliye akıl ve mantığına karşı savaşıyordu. Yoksa sebepleri nefyetmiyordu. O’na göre sebeplerin bir hikmet-i vücudu vardı. Virüslerin, mikropların hastalık yapabileceğine dahi işarette bulunuyorlardı. Ancak, sebepler her şey demek değildi. Sebeplere riayet bir mükellefiyet ve vazife; neticenin, Allah’ın elinde olduğuna inanmak ise tevhiddi. İşte, bu ince hususu göstermek için Efendimiz, “O uyuzlu deve, uyuzu öbür deveden aldı. O kimden aldı?” diyerek, meseleyi, devir ve teselsül zemininde, devir ve teselsülün bâtıl olmalarıyla noktalıyordu. Yani, o ondan o da bir öncekinden… Pekâlâ ilk deve kimden aldı?… Ve neticede “Allah” dedirtiyordu. Öyleyse, daha sonra sebepler tahtında cereyan eden şeyler ta baştan Allah’ın emir ve iradesi altında oluyor demektir. Her şeyi yaratan Allah’tır (celle celâluhu). Böylece Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), tevhid-i rubûbiyete dair bir şirkin başına balyoz indiriyor, ruhları şirke karşı uyarıyor ve çok önemli bir hususa dikkatimizi çekiyordu.

147