Mevzu ile alâkalı Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) tavrı gayet açıktır: “Hiçbiriniz iman etmiş olamazsınız; Beni, kendinden, anne babasından, evlâtlarından daha artık sevmedikçe.”1 buyurur. Tutulacak ve atılacak hususların hepsinde gerilimi koruma ve tavrını ortaya koyma mevzuunda da şöyle buyurur: “Üç şey vardır ki, onu yaşayan, imanın tadını tatmış demektir…”2 Evet, vicdanında onu duyan ve bulan imanın şuurunda demektir. “Evvelâ, Allah ve Resûlü, ona dünyada her şeyden daha sevimli olmalıdır.” Onlar üzerinde tercih edeceği hiçbir şey bulunmamalıdır. Anne babanın evlâda, evlâdın da anne ve babaya karşı cibillî ve fıtrî sevgileri, alâkaları ne kadar derin olursa olsun, bir insanın, mantık, muhakeme, düşünce ve kadirşinaslık açısından Allah ve Resûlü’ne olan alâkası her şeyin üzerinde olmalıdır. Aslında, Allah ve Resûlü’ne karşı duyulan alâka ve sevgi bir tefekkür ve sezme, bir araştırma ve bulmanın ifadesidir. Araştırarak ve tefekkürle insan, vicdanında böyle bir sevgiye ermişse, buna tercih edeceği hiçbir şey yoktur. Ve imanının tadını tatmış insanda aranılan birinci vasıf da işte budur: Allah ve Resûlullah’ı her şeye tercih etmek. Daha şümullü bir ifadeyle, erkân-ı imaniyeyi her şeye tercih etmek. Sinelerde Allah sevgisi, simalarda Allah nuru varsa, her şey var; var olmanın mânâsı da var.. yoksa, varlıkla yokluk arasında fark yok demektir.
İşte bu anlayışla bütünleşen mü’min, bütün mü’minleri, hatta bir ölçüde bütün varlığı, sevgisinin içinde eridiği Zât’tan ötürü ve garazsız, ivazsız sever. Evet, “Sevdiği kişiyi Allah için sever.”
Dipnotlar
- 1 Buhârî, iman 9; Müslim, iman 67; Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 1/461.
- 2 Buhârî, iman 8; edep 42; Tirmizî, iman 10.